2026
No 09

Yeryüzünün ve Göğün Ulağı

Rüzgârın sesi ne bir erkeğe ne de bir kadına aitti. Ormanların en yücesi onun kadar hiddetli kükreyemez, diyara kök salmış koca ağaçlar onun gibi uysal fısıldayamazdı. Okyanusun dalgalarında da değildi, göğün yıldırımlarında da. Yeryüzünün ve göğün ulağının sesi yalnızca onun duymasını arzuladıkları içindi.

Von ise habercinin gözdesi olmalıydı. Genç kadın, etrafındaki dünyanın farkına vardığı andan beri rüzgârı dinliyordu. Henüz kundaktayken duyduğu ilk ninniler rüzgâra aitti, ana diliyse rüzgârın üflediğiydi. Yirmi üç yıl, sayısız mevsim geride kalmış ve hepsini habercinin diyarların ötesinden getirdiği hikayeler doldurmuştu. Bir denizcinin hayal dahi edemeyeceği, yağmurun esirgendiği topraklardan, yükselen duvarların ardında gökyüzünün seçilemediği krallıklardan ve gün ışığının girmeye cesaret edemediği okyanus derinliklerinden gelen hikayeler. Benzerine rastlanmamış ırkların, zamanın kıyısında dolaşmışların hikayeleri. 

Yeni yetme zamanlarından beri dünyayla dolup taşıyordu genç kadın ve o dünyanın etrafındakileri sarmalamasına da izin veriyordu. Ulak, Von’a geçmişten, gelecekten ve kendi zamanlarından hikayeler taşıyordu. Bazen küçük evinin penceresinden sızıyor bazen kasabanın mahsullerini satmak için okyanusa açıldıklarında yelkenlerini dolduruyor ya da kasabanın kıyısına kurulduğu tepelerden okyanusa uzanan kayalıklara yürürken yakalıyordu onu. Von’u dinliyordu sabırsız bir uğultuyla, kendi haberlerini anlatmaya başlayana kadar da kesilmiyordu uğultusu, ne kasabanın sokaklarında ne de okyanus dalgalarında. Rüzgâr, kâinatın habercisi ve rakip tanımayan hikâye anlatıcısıydı.

Yıllarını bu hikayelerle doldurmak genç kadını da tutkulu bir hikâye anlatıcısına dönüştürmüştü. Konuşmayı öğrenene dek hareketleriyle, sonrasında peltek kelimeleriyle, ailesine ve henüz kasabalarının iki katlı, ufak bir binadan ibaret okuluna başlamadan önce arkadaşlarına bu hikayeleri anlatırdı. Yaşı ilerleyip limanda çalışmaya başladığında hikayeleri, kasabanın hanındaki misafir gemilerin tayfalarına ulaşmaya başlamıştı. Bir geminin tayfasına katıldığında da komşu kıyılara ve topraklara. 

Ancak kimseler bilmiyordu genç kadının hikayelerinin kaynağını. Yetişkinler, hareketli limandan, türlü türlü parşömenlerden bulduğunu söylüyorlar; yaşlılar ise Von’un uzun boyuna tezat olarak bir çocuğun hayalperestliğine sahip olduğunu. Çocuklar ise uzun saçlarında yer edinmiş her örgünün farklı bir hikâye sakladığına inanıyor ve bunu kanıtlamak için türlü zararsız oyunlara, hilelere başvuruyorlardı. Genç kadının günleri, hikayeler ve okyanus arasında aylara karışıyor,  aylar da yıllara dönüştükçe akıyordu zaman.

Bir yaz günü, güneşin kendi parlaklığıyla kibirlendiği saatlerdi. Von, mürettebatı kasabalılardan oluşan geminin gövdesine oturmuş, yıpranmış ve yer yer sökülmüş yelkeni onarıyordu. Nasır tutmuş elleri hızlı, neredeyse aceleciydi çünkü geminin iki gün sonra, sular yükseldiğinde yola çıkması gerekiyordu. Hazırlıklar henüz tamamlanmadığından tayfa gecelerini gündüzlerine katıyor, gemiyi dev dalgaların üzerinde salınacağı güne hazırlıyorlardı. Von ise rüzgârın yelkenleri dolduruşunu görmeyi istiyordu. Aceleci elleri olsa da hamleleri sağlamdı. Rüzgâra bir anlamda meydan okuyor, kendi emeğinin onun oyunlarına göğüs gerebileceğini kanıtlamaya can atıyordu. Ancak yeryüzünün habercisi uzunca bir süredir o tatlı lisanını ondan, rüzgârın kızından, esirgiyordu.

Haberci, haftaların ardından tüm hiddetiyle geldi. Beraberinde getirdiği fırtına bulutları dahi güneşi örttükleri için utanıyorlardı. Sözlerini dinleyecek çocuğunu arıyordu ancak onu bulduğunda, Von limandaki gemilerden birinde elindeki yelken kumaşını onarırken, habercinin sesi kendisine ait değildi. 

Yabancısı olduğu bir sesten, yabancısı olduğu bir dilin çığlıkları sardı Von’un etrafını. Değil rüzgarla esen cümleleri, içlerinden tek bir harfi dahi seçemiyordu. Daha sonraları kadının feryatlarına farklı gırtlaklardan haykırışlar katıldı; bebeklerin ağlamaları arasına yaşlıların titreyen sesleri, çocukların tiz bağrışmaları, kadınlarla erkeklerin tekrarlayan kelimeleri ve sözleri boğazlarına açılan bir kesikten kayboluyormuşçasına gelen suskunluğu. Duyduklarını dilinde döndüremiyordu, harflere sığ kalıyordu. Ancak anlıyordu. Tüm lisanlarda sözsüz haykırılan cümleler saklanırdı. Acıdan doğan çaresizlik ise onların en keskin olanıydı. 

Rüzgâr saçlarının arasında, parmak uçlarındaydı. Çığlık atamasın diye boğazında, hareket edemesin diye eklemlerindeydi. Ağladığını anlamasın diye yağmuru, insanlar ona ulaşamasın diye fırtınayı beraberinde getirmişti.

Ciğerlerine suyun dolduğunu hissetti, göğsündeki yanma hissine yenileceği sırada tekrardan bir nefes çekti. Parmaklarının kırıldığını sandı ancak kumaş parçası hala ellerindeydi. Duyuları birer birer onu terk edip tekrar buldu. Boğazında, gövdesinde ve kalbinde irili ufaklı kesikler vardı. Fırtına bile silemezdi kanını fakat kanamıyordu. Dakikalarca kendine ait olmayan sesler yükseldi zihninden, bedeni tatmadığı acıları karşıladı. Her şey son bulmadan önce ayaklarında alevlerin gezindiğini düşündü, burnuna yanık et kokusu doldu. Bir ırkın sonuna tek bir bedende şahit oldu.

Rüzgâr, önce onun teninden sıyrıldı. Her zaman ilk onu selamlar, ilk ona veda ederdi; bu fırtınayı da ilk kucaklayan Von olmuştu ancak uzunca bir süre ne sırtını yasladığı gemiden ayrıldı ne de habercinin onun ziyareti öncesinde yamasını bitirmek üzere olduğu yelkeni elinden bıraktı. Kasabalarının yetenekli denizcilerinden ve kıdemli kaptanlarından biri olan Dalgakıran’ın nasır tutmuş elini omuzlarında hissedip kadın onu sarsana kadar da sıkıca yumduğu gözlerini aralamadı. Kadının gür sesinin çevresindeki tüm karmaşayı bastırdığını içten içe biliyordu, tıpkı yüzündeki her bir çizgiyi katılaştıran endişenin ve siyah gözlerindeki hiddetin kaynağının kendisi olduğunu bildiği gibi. Tepki vermedi, veremedi. Kaptan, defalarca iğne batırdığı ellerini sıkıca kavrayıp gözlerinin önünde salladığında tek bir kelime söylemedi, kanı dirseklerine doğru akarken dudaklarını dahi aralamadı. Yüzüne yapışan saç tutamlarının kana değil yağmura doyduğunu iskeleye adımını atana kadar fark etmemişti. İskeleye ne zaman geldiğini de hatırlamıyordu. Ellerinde yelkenin kumaşını hissediyordu, bir de onu parmaklarından ayırmak için çekiştiren bir başkasını ancak o kimdi? Tanımıyordu.

Onu büyüten topraklarda, ayağını bastığı her taş onu püskürtüyor, okyanusa itiyordu. Rüzgârdan çaldığı hikayelerin hayat bulduğu, her yaz gecesi konuk gemilerin tayfalarına ve kasabanın çocuklarına sıraladığı diyarın dili onu terk etmişti. Artık, lisanı çaresiz feryatlar, gömülmüş suskunluklardı. Onun insanları şimdi tuz değil, çelik kokuyordu. İçinde doğduğu yüzyıl, yaşadığı çağ silikleşmiş ve fırtına öncesi sisin içine dağılmıştı. Damarlarında dolaşan kanın dahi aidiyeti rüzgârın üflediği fırtınaya kadar sürmüştü. 

Evine döndüğünü ardından kapatılan kapının çarpmasıyla anladı. Sırılsıklam olmuş yelken kumaşı hala elindeydi, ona sarındı. Kapıdan yanması için tek bir kıvılcım bekleyen şöminesi birkaç adım uzaktaydı ancak ayakları onu taşımadı. Sert zemine yığıldığında bedeninde ilk kez dünyasına, kendisine ait bir acı hissetti ve ona sıkıca tutundu. Vücudunun da ona sırt çevireceğini hissettiğinden yavaşça dizlerini karnına doğru çekerek cenin pozisyonunu aldı. Derin nefesler alıyor, buna hakkı olmadığını düşünerek titrekçe geri veriyordu. Kalbi, kafesini her dövdüğünde parmak uçları karıncalanıyordu. Kurumuş kanla kaplı parmaklarını dudaklarına götürdü. Ancak ne kan kokusu alıyordu ne de tuzlu okyanusun kokusunu; Antik Çağ’ın şeffaf çiçekleri Touvon vardı tırnak diplerinde ve onun kokusu kazınmıştı tırnak diplerine. Son Deniz Halkı’nın göçüyle solanlar, bu çağda solumayanlar. Çığlık attı. Habercisinin ona geri dönmesi için yakarıyordu. Rüzgâr, kızının çağrısına bir yanıt vermedi. 

Günler geçti, gemileri okyanusa açıldığında ve kendilerine en yakın karadan millerce uzaktayken dahi rüzgâr, yalnız yelkenleri doldurup usulca teninde gezindi sadece. Ne kendi dilinde ne de Von’unkinde tek bir kelime etti.

Von’un ve diğer düşük rütbeli mürettebatın henüz haberi olmasa da gemi, gün be gün kendi rotasından sapıyordu ve Dalgakıran dahi usulca yolundan alıkoyulan gemisine karşı çıkamıyordu. Ancak Von adlandıramasa da değişimi hissedebiliyor, onu kendisine çeken dalgaları duyuyordu. Bazı geceler, kendisini uykunun kollarına teslim etmeden önce belirsiz mırıltılar duyuyordu ancak bu silik uğultuların kendisini esir alan çığlıkların lisanında söylenen şarkılar olduğunu fark etmesi haftaları buldu. Tuzlu okyanus kokusuna karışan çeliğin ve Touvonların kokusunu alıyordu ancak kendi belinde asılı duran hançer dışında hiçbir çeliğe yakın değildi, tıpkı gemilerinin yüzyıllar öncesinde Deniz Halkı’yla gömülen Touvonlara yakın olmadığı gibi. Genç kadın, fırtınadan beri o günden hiç bahsetmemiş, o anlar unutulmak için yaşanmış gibi kabul etmiş ve öyle de davranmıştı. Habercisinin ona getirdiği bu hikâyeyi de kendisine saklamış, kendisinden bile sakınmıştı. Bu yüzdendi maviliğin kucağında ona sunulan rüyalardan, etrafını saran kokulardan kimseye bahsetmeyişi. Sanki okyanus dudaklarının arasından dökülecek tek bir fısıltıyı, o fısıltıya dönüşecek nefesi bekliyordu; sonrasında dalgalarını kabartacak ve gemiyi tamamen yutacak, ebediyete kadar kalbinde, diğer evlatlarının yanına gömecekti. 

Güneşin batıp ay her yükseldiğinde genç kadın, yiten günlerden taşınan bir hikâyenin, bir anının içine sürükleniyordu. Yerin ve göğün ulağı, çocuğunu hikayesini yaşamaya gönderiyordu. Okyanusun çocuklarının yok oluşu ve yeryüzüne armağanları olan Touvon çiçeklerinin soluşu bir kez daha dillendirilecekti. Von ise bu hikâyeye, yüzyılların ardından tanık olmak için seçilmişti. 

Von ise rüzgârın yelkenleri dolduruşunu görmeyi istiyordu. Aceleci elleri olsa da hamleleri sağlamdı. Rüzgâra bir anlamda meydan okuyor, kendi emeğinin onun oyunlarına göğüs gerebileceğini kanıtlamaya can atıyordu. Ancak yeryüzünün habercisi uzunca bir süredir o tatlı lisanını ondan, rüzgârın kızından, esirgiyordu.

Yazı: Eylül Yaren Kuku
Çizim: Aleyna Buket Kıyar

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.