Bilge Karasu’un Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bizans’ta “tasvir kırıcılık’’ yani ikonoklazm diye adlandırılan baskı döneminin başlarında geçiyor. Bu dönem tarihi, dini eserler açısından bakıldığında tartışmalar sebebiyle çokça eser zarara maruz kalmıştır. Kitaptaki ana karakterimiz genç bir Hristiyan keşiş olan Andronikos’tur. Andronikos o dönemin dini bakış açısına, imparatorluk dönemine ve kendi inanç sistemine, inandığı hayata büyük bir korku ile sorgulama evresine girmiştir. Bu sorgulama hali onu bir adaya götürmüştür. Kitap kaçan birinin ağzından bolca betimlemeyle anlatılmaktadır.
Andronikos kayıkla bir adaya geldikten sonra en tepeyi hedefleyerek yol alır ve bu yolculuk başlarda su, yiyecek, barınma gibi ihtiyaçlarla ilerler. Bu ilerleme yaşanırken neden kaçtığını, o adaya neden geldiğini, düşüncelerini ve olmayan amaçlarını okuruz. O adaya gelme sebebi diğer dini adamlarla birlikte geçirdiği bir toplantıdır. Toplantının konusu Hristiyanlık inancında “puta tapmanın yasak olduğu, tapanların dinsiz olduğu’’, bir şeyi putlaştırmanın, dinden çıkardığı gibi algılarla ve öğretilerle bağdaştırılıyordu. Ama puta tapmanın yanlış olduğunu belirten Hristiyanlar bu sefer kendileriyle çelişiyorlardı, çünkü dini ibadet yerleri olan kiliseler birçok Tanrı, İsa, Meryem ve daha başka karakterler ile dolup taşıyordu. Ardından ibadet eden insanlar bu eserler karşısında ellerini açıyorlardı ve bu bir noktada putlaştırmaktı. Roma’nın o dönem doğu ve batı olarak ikiye ayrılmasıyla birlikte Bizans’ın doğu dinlerinden olan Yahudilik ve İslam inançlarıyla örtüşmüyordu ve bir noktada aynı şeyi savunup (putlaştırmanın yanlış olduğu) ibadet alanlarını eserlerle süsleyip bi nevi putlaştırıyorlardı. O zamanın imparatoru, din adamları ve toplum arasında büyük kargaşalar ortaya çıkmaktaydı. Bunca şeyin arasında o geceki Andronikos’un düşüncesi sorun yaratmıştı. Andronikos kendi söylediği görüşlerinin sorun yaratacağını belli bir ceza alacağını bilerek uzun uzuna düşünür ve çareyi kaçmakta görür; hiç uyumadan kayığa atlayarak bir adaya varır ve adada uzunca içsel sorular yaşadığı günler geçirir. Yıllarca inandığı şeylerin önemsizleştiğini, kendi doğrularından başka sığınacak bir kapısının olmadığını sıkça okuruz.
Okurken kendi hayatlarımızdaki sorgu ve düşünce durumlarımız üzerine birçok parça görmek mümkündür. O kendince korkularıyla yüzleşmemek için kaçmıştır ve bu kaçışında kendi doğrularını aramaktadır. Aslında yolda olduğu için kendi felsefesini de aramaktadır. Bu kitap bence felsefe altyapısı son derece yoğun bir kitaptır. Andronikos’un kendini arama çabasıdır. Korkuyla başlayıp kendinden emin bir şekilde devam eden bir kitaptır.
“Tepe” isimli bölümde ise Andronikos’un arkadaşı olan İoakim’in hayata karşı sorgulamalarına sıkça tanıklık ediyoruz ve Andronikos’un sonunun nasıl olduğunu öğreniyoruz. “Dutlar” isimli bölümde ise Bilge Karasu, Bizans’ta bulunan baskı ortamının çağdaş zamana uyarlandığını görüyoruz. Kitaptaki üç öykü de bağlantılı halindedir.
Dönemler ve toplumlar var oldukça baskılar etkilerini sürdürürler. Bunun için de kendince uygun bir kılıf her zaman bulunur. Sonrasında da yanlış olanı yaptıklarını anlayınca da karanlık dönem diyerek işin içinden hiç yaşanmamış gibi sıyrılmaya çalışırlar. Tarih sayfalarında bunları görmek normaldir.
“Resim düşmanı da değilim, diye eklemişti sonra Andreas. Ama resim uğruna cana kıyılması, resmin bu kadar kutsallık kazanması, korkutuyor beni…’’ bu alıntı kitabın ilk bölümünde yer alan toplantı da geçmektedir ve benim en haklı bulduğum görüşlerden biridir. Gerçekten de böyle değil midir?
Bir resim sadece resim olarak kalsa mesela ama bu kitapta kalamıyor ve yaşadığımız çağa kadar da kalmamıştır.
Benim Bilge Karasu’nun bu kitabını okudukça aklıma gelen tek eser, Michelangelo Merisi da Caravaggio’nun Aziz Matta ve Melek’tir. Çünkü Caravaggio’nun hayatına ve eserlerine bakacak olursak yaşadığı “30 Yıl Savaşları Dönemi” ve bu dönemden dolayı yayılan Hristiyanlık, kilisenin söz hakkının kralların haklarından bile üstün olması sebebiyle, yaşadığı dönemde ne kadar kendine ait bir tarzı olsa da bazı eserlerinde kilisenin söz hakkı daha fazla olmuştur. Caravaggio, Barok akımının öncülerinden idi. Işık, gölge, kullandığı ölü motifler, dini tasarılara getirdiği yeni çizim teknikleriyle alışılmışın dışındaydı. Uzun yıllar geçimini kilisenin ona sunduğu ödeneklerle geçirdi. Ne kadar kiliselere çalışsa da kişilik bakımından kiliseye çok ters bir insandı ve kilise duvarlarına kendi doğrularıyla daha önce resmedilmemiş şeyler resmediyordu. Şatafattan ve kutsallıktan uzak şeylerdi bunlar, bu yüzden çokça tepki topluyordu.
Caravaggio’nun gerçekçi doğalcılığının ilk kez bütünüyle ortaya çıktığı yapıt Roma’daki San Luigi dei Francesci Kilisesi’nin Contarelli Şapeli’ndeki Aziz Matta’nın yaşamını konu alan bir dizi resimdi. Bu, Aziz Matta ve Melek, Aziz Matta’ya Çağrı ve Aziz Matta‘nın Şehit Edilişi konulu üç resimden oluşan görkemli bir tasarıydı. Sunağın üzerine yerleştirilmesi düşünülen Aziz Matta ve Melek’in ilk biçimi S. Luigi dei Francesci’nin o güne değin bir azizin böyle canlandırıldığını görmemiş rahiplerine o kadar ters geldi ki, resmin yeniden yapılmasını istediler. Çünkü resim bütünüyle İncil’de anlatıldığından çok uzaktı. Caravaggio’nun resmettiği eserde Aziz Matta sokaktan kopup gelmiş bir evsiz gibiydi, melek ise cinsiyet bakımından bir kadına çok benziyordu ve aralarındaki uyum bir öğretmen ve öğrenciden çok uzak, daha flörtöz bir halde resmediliyordu. Aziz olan birinin bu şekilde resmedilmesi büyük dertti ve ondan tekrar resmetmesini istediler, o da yine kendi tarzı kapsamında yeniden resmetti; bu sefer her şey daha kutsal gözüküyordu, melek cinsiyetsiz ve emir verircesine ona okumayı yazmayı öğretiyordu. Aziz ise kendi kıyafetleri içinde daha temiz bir görünümde yer alıyordu.
Neden Caravaggio buna karşı gelmek yerine tekrardan resmi çizdi bilinmez, büyük ihtimalle paraya ihtiyacı vardı ve boyun eğip onların istediğini resmetti. Ama hayatı boyunca alışılmışın dışında eserler verdi. İnancın sadece din adamlarına, aristokratlara ya da krallara ait olmadığını, halkın, fakirlerin, köylülerinde inandığını kutsal olması gereken eserlerde bolca fakirliğe, kirliliğe yer vererek eserler sundu. Bu da onun sorgulama ve inanmama sistemiydi.
Andronikos ve Caravaggio çok ayrı iki karakter gibi gözükseler de ikisinin de inandıkları doğruları vardı ve hayatları boyunca bunların peşinden koştular. Sorguladılar, düşündüler, kendilerine göre hareket ettiler. Tüm tepkilere ve cezalandırılmalara karşılık olarak.
Bir de şu açıdan bakacak olursak halen daha kiliseler resimlerle ve eserlerle dolu Bizans’ın o dönem yarattığı düşünce ayrılıkları ve eser yok edişleri hiçbir işe yaramadı. Hristiyanlık inancı ne kadar kendi putlaştırma düşünceleriyle çelişkiler yaşasa da bunu yapmaya ve resimlere bakarak dua etmeyi sürdürdüler.
Kimsenin resimlerden ve düşüncelerden korkmadığı her düşünceyi ve eseri çok daha güzel şekilde üstüne koyarak algıladığı, kendine yeni güzellikler ve bakış açıları kattığı yarınlara…



