Herkes hayatında en az bir kez “Ben sakin bir insanım.”, “Ben çok güzelim ama beceriksizim.” benzeri bir cümle kurmuş veya duymuştur. Gün içerisinde bile bir sürü benlik olgusu içeren cümleye maruz kalıyoruz. Peki bunca “ben” nasıl oluştu? Dünyayı bir mekân olarak nitelendirirsek, hepimiz aynı mekânda var olmuşken neden her birimizde farklı bir ben var?
Benlik oluşumu bir tasarımdır. Tasarım ise rastlantılar sonucu değil bir sürecin, birikimin sonucu olarak oluşur. Bunu destekler nitelikte Jacques Lacan psikanaliz kuramında benlik psikolojisinin benlik ve kendiliği; bilinçdışı, altbenlik ve özne aleyhine yapılanmış bir tasarım olarak gördüğünü ifade eder.(1) Buradaki bilinç dışına etkilendiğimiz içine doğduğumuz kültür ve sosyal yapı de dahil olur. Bireylerin zihnindeki benlik, kültür ve içinde bulundukları ortam ile şekillenir. Örneğin bir kültürde bireylerin özgüvenli, bağımsız ve cesur olması önemli görülebilirken, başka bir kültürde aileye bağlı, sessiz ve sakin olmak daha önemlidir. Bu kültürel farklılıklar, kişilerin benlik yapısını farklı biçimlerde etkiler. Kişinin deneyimleri, öğrenmeleri ve büyüme süreci ile gelişir. Bireyin çevresindeki kişiler ile olan etkileşimleri, başarıları, başarısızlıkları, kaygıları ve travmatik olaylar gibi deneyimleri kişinin benlik yapısını şekillendiren etmenlerdendir. Hatta hikayenin en başına dönüp bebeğin anne ile ilişkisi incelendiğinde benlik olgusunun yapılanmanun başlangıç aşaması daha iyi anlaşılır.
“Bebek aynada kendisini ya da aksini görünceye kadar annesinin bir uzantısı ya da parçası olarak yaşamına devam eder. Kendisini besleyen ve koruyan annesi ile bir bütünlük duygusu yaşar.(…) Fark ettiği ana kadar kendisini annesinin bir parçası olarak gören bebek, aynadaki aksini görmesi sonrasında kendini bu ayna aksi ile özdeşim kurarak oluşturur.” (2)
Bu durumu Lacan, kuramında “Ayna Evresi” olarak tanımlamıştır. Ayna evresinin bu açıklamasından da kişinin, ailesi veya dış çevresinden bağımsız bir benlik oluşturmasının pekte mümkün olmayacağı anlaşılmaktadır.
Benliğin kişinin zihnindeki tasarlanma süreci, kişinin kendini algılaması, kabul etmesi ve toplumda nasıl yer aldığını anlaması açısından son derece önemlidir. Her birey bir potansiyel ile dünyaya gelir. Potansiyelini keşfettiği, kendisini tanımlayabildiği anda benlik oluşur ve benlik olgusu bireyleri birbirinden ayıran tüm duygu ve davranışları kapsar. “Ben”i tanımlayabilmesi, bireyin kendisi hakkında edindiği bilinci yansıtır ve hayatına yön verir. Benliğin içinde barındırdığı potansiyeli keşfedemeyen bireyler benliklerini tanımlama ve kavramlaştırmada zorluk çekerler ve bu durum toplumda savrulmalarına neden olabilir. Örneğin, yeteneklerinin ve ilgi alanlarının farkında olmayan birey toplumun hiç alakası olmayan bir kesiminde var olmaya çalışırken, kendisini değersiz, yeteneksiz olarak görebilir. Sonucu ise özgüveninde büyük kayıplara neden olur. Bu durumun aksine yeteneklerini keşfetmiş potansiyelinin farkında olan bireyin, ilgileri doğrultusunda mesleğini seçmesi benliğini tanımlayabildiğinin, benliğine göre hayatına yön verdiğinin bir örneğidir. Bu bireyin hayatını sürdürürken karşılaştığı negatif durumlara verdiği tepkiler bile savrulan bireyin tepkilerinden daha farklı olacaktır. Savrulan birey negatif durum karşısında isyankar, çevresindekilere zarar verme veya tam aksine içine kapanma, kendisine zarar verme eğiliminde olup bu yönde tepkiler gösterirken; benliğinin bilincinde yaşamına yön veren birey, bu negatifliği olgunlukla karşılayıp hızlı bir şekilde çözüm yolu arayacak ve engeli aşıp yolunda ilerlemeyi kendisine görev bilecektir. Bu negatifliği aşmak, negatiflik üzerine uğraş vermek bile o kişiye zevk verecek, onun yaşamdan keyif almasını sağlayacaktır.
Kaynakça:
(1) : Parman T. (2011). Jacques Lacan (1901-1981), Çağdaş psikanalizin avrupalı yorumcusu., A. A. Köşkdere. (Editör). Psikanalitik psikoterapiler, (1. Baskı). Ankara: Türkiye Psikiyatri Derneği Yayınları.
(2) : Şahin T. (2015). Büyük öteki: Varlığımızın, yokluğuna feda olduğu “Açmazımız”. Libido İki Aylık Psikanaliz Dergisi.


