2026
No 16

Taklitçiyi Öldürmek

Lambalarımız yıldızların, halılarımız çimenlerin, ekranlarımız düşlerimizin, sanatımız ise vaazların çarpık birer yansıması. Tanrının ucuz taklitçileriyiz burada. Bal ve bademle yaratmak istiyor ancak kan ve külle dolu sunakları arıyoruz. 

Uzun ve zayıf bir adamdı ancak zayıflığı göze batmıyordu. Kısa siyah saçları, yumuşak hatlı bir yüzü ve kahverengi gözleri vardı. Bakışları samimi, tavırları mesafesini korur gibiydi.  Üzerindekiler merkezdeki herhangi bir mağazadan alınmış olabilirdi ancak çocukluğundan beri yanında olan bir terzinin elinden çıkmış gibi üzerine oturuyordu. Hâkî rengindeki boğazlı kazak ile eski kahverengi bir ceket geçirmişti üzerine, konuşmaları sırasında yer yer kazağının boğazıyla oynuyordu fakat onu rahatsız eden bir ayrıntıyı silkelermiş gibi değil de bir alışkanlığın doğasıyla yapıyordu bunu. Sade ve sütlü kahvesini içiyordu. Duruşunda bir meydan okuma sezilmiyordu ancak dik omuzlarının sarsılmasından güven ve tartışmalarına gösterdiği ilgi belli oluyordu. Kalın ve tok sesliydi, oldukça alçak sesle, tane tane konuşuyordu. Burnu kavisliydi, elleri ise ağır işlerden kaçınmadığını gösterircesine sert ve yara izleriyle doluydu. 

Adamı, diğer insanlardan yücelten ya da alçaltan hiçbir özelliği yoktu. Kadın, adamı eve gidip uykuya daldığında unutacağından emindi; eğer ki adam, bu cümleleri kurmamış olsaydı. 

Kadın, o sabahı ve öncesini netlikle hatırlayamıyordu. Üzerindekiler ne kadar kil ve boyaya bulanmıştı? Ya elleri? Atölyesinden çıkarken saçlarını toparlayacak zamanı olmuş muydu yoksa darmadağınlar mıydı? Bu küçük kafeye yürürken hangi şarkıları dinliyordu? Kafenin kapısında girerken günün henüz yeni aydınlanmaya başladığı ve üşüdüğü dışında hiçbir detayı anımsayamıyordu, yabancıyla nasıl konuşmaya başladıkları da buna dahildi. Yalnızca önünde temmuzdaki sergiye kadar uzanan günleri ömrü yettiğince hatırlayacağına emindi. 

Tanrıların yeryüzünde saklı olduğunu söyledi adama, nefes alan ve almayan her varlıkta bir yansımaları olduğunu. Yalnızca doğada ve medeniyetlerde farklı yankıların varlığını, kuzey denizlerinde dalgaların merhameti dilenirken güneyde bereket getirmesi için dua edildiğini söyledi. Kendi oyduğu heykellerde dahi tanrılara ulaşmayı değil, onlar tarafından bulunmayı beklediğini anlattı. Ancak adam onunla aynı fikirde değildi, heykellerin dahi ölümsüzlüğe ulaşmanın bir yolu, tanrıların katına çıkmak için bir basamak olduğunu söyledi yumuşak bir dilde. İnancı aramaktan ve ona ulaşmaktan bahsediyorlardı. Saat henüz sabah yediyi dahi vurmamış, günlerdir beklenen kar da henüz yağmamıştı. 

Sohbetleri, kadının kafeden ayrılmasıyla sona erdi. Dün öğleden beri aylar sonraki sergisi için hazırlanarak geçirmiş, sergilenecek heykellerin eksizlerini çıkarmış ve modelleriyle görüşmeler ayarlamıştı, her biri şehirde tesadüf eseri tanıştığı, hayatın bin bir köşesine dağılmış insanlardı. O gün öğleden sonra modellerinden biri ve ailesiyle görüşmesi vardı, kadın ise tüm gece ayaktaydı. İzin isteyerek uyumak üzere kafeden ayrıldı ve sohbetlerine karşılık adama modeli olmak isteyip istemediğini sormasını engelleyen hissi ezdi. Adamın söyledikleri zihninde tekrarlanırken evinin yolunu tuttu, çok geçmeden adamın sesi dışındaki tüm benliğini uykunun puslarına gömmüştü. Aylarca bir daha o soğuk sabahı hatırlamadı. 

Ta ki, beş ay sonra bir öğle vakti bir polis memurunun modellerinin kayıplarından ve ilk modeli olan küçük kızın bulunan cesedinden onu haberdar etmek için atölyesinde belirene kadar.

İnancı aramaktan ve ona ulaşmaktan bahsediyorlardı. Saat henüz sabah yediyi dahi vurmamış, günlerdir beklenen kar da henüz yağmamıştı.

Yazı: Eylül Yaren Kuku
Çizim: Beliğa Zehra Akyürek

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.