İsmet öleli 4 sene oluyor. Ölmeseydi ikimiz de 27’mizde olacaktık. Belki 27’lere katılırdık iki dost olarak, incelenmeye değer bir çifte intihar vakası bırakırdık tarihe. Hayattan bıkmış gençlere ilham kaynağı olurduk.
Son zamanlarda hiçbir şey yazmıyorum İsmet. Kusacak bir şeyim yok. Hakikat, hayallerimi ve düşüncelerimi eritti. Hakikat, sensiz geçen 4 seneydi. 4 senedir Moda Sahil’inde gün batımını izlerken kahvemi yalnız yudumlamak, gecenin 2’sinde beni hala ayakta tutan bir derdim olduğunda bunu kimseye anlatamamak, her sabah uyandığımda birinin eksikliğini hissetmek… 4 senedir gerçekliği hakikate tercih etmeyi düşünüyorum.
4 sene içerisinde gerçekliği hakikate tercih etmiş olsaydım neler yapmazdım İsmet. 4 senede roman yazabilirsin, film çekebilirsin, albüm çıkartabilirsin… Ben hiçbir şey yapmadım İsmet. Boş boş oturduğumu düşünüyorum. Her an her şey olabilir. Benim için her şey ölümdü her an. Buna rağmen hiçbir şey yapmadım. Sonra öyle bir şey oldu ki kendi gerçekliğimi yaratıp tanrısı olmaya karar verdim.
Geçtiğimiz pazar dolabımın içinde simsiyah deri bir kutu buldum. İçinde birkaç defter vardı. İçlerinde ders notları, kendime hatırlattığım bazı gereksiz bilgiler vardı. Küçük bir defter haricinde bütün kutuyu boşalttım. Bu küçük deftere ne yazdıysam değersiz olmalı diye düşündüm. Sonunda elime aldım ve sayfalarını karıştırmaya başladım. Tahmin ettiğim gibi içindekiler o kadar sağlam değildi. Sadece 4 sayfası dolu olan defteri açtığımda şunlarla karşılaştım:
KATİL KÜTÜPHANECİ
KADIKÖY’DE ŞEYTANİ RİTÜELLER YAPAN TARİKAT
TALASOFOBİSİ OLAN 17 YAŞINDA BİR GENÇ
MUTLULUKLAR OKULU
İLAN-I AŞK YAPMAK İÇİN GEÇMİŞE GİDEN BİR LİSELİ
LOVECRAFT FİLM UYARLAMASI
İKİ SAİNT-JOSEPH’Lİ ÇİFTİN EVLİLİĞE KADAR UZANAN HİKÂYELERİ
DEDEMİN HAYAT HİKÂYESİ
…
Bunların hepsi aklıma ansızın gelen, etrafımda bulduğum bir peçeteye veya kâğıda yazdığım sonra da bu deftere geçirdiğim fikirlerdi. Bunların en azından birkaçını yazdığımda 17 yaşındaydım. O zaman bilmediğim bir şey vardı İsmet. En güzel hikâyeler insanın içinden çıkıyor. İçinden çıkıyor ama anlatacak bir meselen de olmalı. Aksi takdirde bir şey yazmaya, çekmeye, bestelemeye o kadar zaman ayırmanın manası yok.
İnsan mutlaka bir şeyler üretmeli İsmet. Her şey ölümdü her an dedim. Yarın ya da öbür gün ölürsem ve arkamda bırakacak bir eserim olmazsa diye korkular içerisinde tavaf ediyordum sokakları, bazen uyumamak istiyordum ve masamın başında saatlerce yazmak istiyordum. Uyuyakaldığımda gördüğüm rüyalardan kendimi çimdikleyerek kurtuluyordum. Çünkü İsmetçim, asırlar sonra Mars’ta veya Dünya’dan başka herhangi bir gezegende beni hatırlamalıydılar… Nesiller arası süren bir üretim zincirine katkım olmalı diye düşünüyordum.
Düşünüyordum derken inan ki ciddiyim İsmet. Bazen o kadar çok düşündüm ki açlığımı unutmaktan karnıma ağrılar girdi. Aklıma bir şey gelmeye başlayınca notlar almaya başladım. Bunların hepsi rastgele yazdığım, okuduğunda pekâlâ anlam çıkaramayacağın, bir bütünlüğü olmayan cümleler. Az kalsın boğulacaktım cümleler arasında. Tekrar tekrar düşünmeye başladım. Bir hikâye anlatacaktım o kesindi. Ama bunu nasıl ifade edebilirim diye düşündüm. Anahtar kelimeleri bulduğumda, geri kalanı kolay olacaktı.
yaşanmamış bir ölüm
Küçük harflerle yazdım. Ölüm küçümseniyor İsmet. Herkes uzun bir hayat yaşayacağını garanti altına almış. Herkesin ölüm sigortası anlaşması var herhalde. Farkında değillerdi ki yaşanacak bir ölüm onları karşılayacak günün birinde. Doğmamış olmalıydı ki yaşanacak ölümünden kaçsın insan. Veya farklı bir seçim yapmalıydı ki yaşanmamış bir ölüm bıraksın kâinatın hafızasına. Hayatımda karşıma çıkacak hangi seçimleri yapmalıyım ki yaşanmamış bir ölümümü bırakabilirim kâinatın hafızasına diye soruyordum kendime. Ancak kendi yaşanmamış ölümlerimi düşünürken başkalarınınkini de düşünmeye başladım. Yaşanmamış bir ölüm diyordum ama yaşanmamış ölümler, başkalarınınkiler dedim az önce. Her yaşanmamış bir ölüm kendine has ve öyle anlatılmalı. Aksi takdirde ölümler manasını kaybediyor kolektif bir değere sahip olunca. Seninkini de düşündüm ama zorlandım biraz. Hep kazada öleceğini düşünüyordun. Ölümünden aylar önce hakikatin olan metamfetamin seni hayal kırıklığına uğrattı ama benim gerçekliğimde sana armağan edilmiş yaşanmamış bir ölümün var. Senin anlatmanı istedim. Şu yazdıklarımın ilk harfinden son harfine kadar sana bir kez daha yaşama hakkı verdim.
Ben İsmet Kut. Annem ve babam Roma’da sevişti. Paris’te zigot, Viyana’da embriyo, Varşova’da fetüs oldum. Vizesiz ilk ve son seyahatimden sonra İstanbul’da doğdum. Ailem gezinirken o şehirlerin havası, kültürü, tarihi o kadar içime sinmiş olmalı ki 3 yaşımda annemin portresini çizmişim, 5 yaşımda piyano çalmaya başlamışım. 8 yaşımda vals öğretmiş annem bana. Ben de öyle bir vals aşkı büyümüş ki Chopin’in valslerini öğrenmeye başlamışım. Babamın dediğine göre hiç fena değilmişim.
İlkokuldaki bütün arkadaşlarım ağzı açık beni izlermiş. Öğretmenlerim beni direkt ortaokula geçirmenin yollarını aramış ama hiçbir çözüm bulamamışlar. Şu ‘‘çözüm’’ kelimesini kullanmak o kadar sinirimi bozuyor ki… Ama size karşı dürüst olmam lazım. Bütün çocukluğum boyunca herkes beni bir problem olarak gördü. Bir insan evladının o yaşta o denli yetenekli olabileceğine inanmamışlar. Hatta bazı veliler varmış ki kendi çocuklarını evlatlıktan reddedip beni evlat edinmek istemiş. Bunları duyunca annem ve babam bayağı mutlu olmuş. Çocuk yaparken tek istedikleri kendilerinden daha iyi bir insan evladı yetiştirmekti. İnsan ancak çaba sarf ederse iyi bir insan evladı olabilir. Ailenin üzerinde neredeyse yük yok gibi. Hatta hiç çekinmeden gezdikleri şehirlerin bana daha faydalı olduğunu söyleyebilirim. Hepsi bir şey bulaştırmış bana. Yıllardır hasta kaldım. Hastalığımın ismi ‘‘Tanrı/Allah Vergisi’’. Çevremdekilerin benim başka bir gezegenden geldiğimi düşünmesi bana aşırı zevk veriyordu. Kendini beğenmiş biriyim. Bunu dürüstçe söylüyorum.
Lise yıllarımda iş biraz değişti. Gittiğim okul ülkenin en iyi öğrencilerini yetiştiriyordu. Bir Japon filmi izlemiştim o zamanlar. Liseli öğrenciler birbirlerini öldürüyordu hayatta kalmak için. Biz lisede birbirimizi öldürmüyorduk ama arkadaşlarımızın iç dünyasına saldırıyorduk. Psikolojik bir savaştı. Kiminiz bu psikolojik savaşın birbirimize hakaret etmekten ibaret olduğunu düşünmüş olabilir. Bir liseli bundan öteye gidemez değil mi? Bizim savaşımızda ağzımızdan çıkan kelimeler mermiler gibi rakibimizin zihninde kalıyor, bazen delip geçiyordu. Eğer ki işi bitirmemişsek, el bombası niteliğinde metamfetamin kullanıyorduk. O zaman işler ters gitmeye başladı hayatımda. Birçoğumuzun hayatında hatta.
Lise aşklarımdan biriydi. Onu metamfetamine kaybettik. Bu maddelerin dozunu kaçırmamak gerekiyordu. Hiçbirimiz akıl edememiş olmalıyız ki hiç araştırmadık. Belki de akıl etmek istemedik, bu savaşta düşen düşsün diye.
Üniversitede Yılgan’la tanıştım.
Biliyorum. Hayat bana olduğu gibi herkese güzel değil. Kaç kişi bildim hayatının yazında kendi canını almak istemiş, kaç kişi tanıdım yağmurun ıslattığı toprağın kokusundan bıkmış, kaç kişinin kaybedildiğini gördüm çaresi bir telefon konuşması olan intiharlara. Yaşım 23. Artık ‘‘Zaman su gibi akıp geçiyor’’ benzeri klişe ifadelerle anlatmamalıyız ömrümüzün bazen dolu dolu bazen boş boş geçen günlerini.
Her tarafta yaşam var. Bir ağacın dalındaki yaprakta, bir damla deniz suyunda, bir apartman boşluğundaki kuş yuvasında… Ama yaşam olduğu gibi ölüm de var. Parkta koşan veletler tarafından defalarca ezilen bir karınca, yolunu gece kadar karanlık boruların içerisinde bulmaya çalışırken ışığı gören ama korkak bir insan evladının döktüğü lavabo açıcısında boğulan hamamböceği, plastik bir poşetin içinde hayata dönen ancak kaçarken kızgın yağa düşen yengeç… İnsan dünyasına kurban giden hayvan evlatları olmak vardı. Oysa ben alkolle arası hiç iyi olmayan, sadece 1 shot votka içeceğine arkadaşlarının gazına gelerek 8 shot votka içtikten sonra kaldırımda motosiklet kullanmanın iyi fikir olduğuna kanaat getiren bir orospu evladının çarptığı 23 yaşındaki genç olacağımdan bihaberdim.
Dün bir aksiyon filmi izledim. Suikastçinin tekine 1 milyon dolar ödül koymuşlar. 100’den fazla elemanın ölümüne tanıklık ettim paranın sağlıktan ve sevgiden daha önemli olduğuna inandıkları için. Hiçbiri düşünmemişti çocuğunu, dostunu, sevgilisini… Sonra başka bir filme geçtim. Farklı dünyaların askerleri kan gölüne dönmüş bir vadide birbirlerine kurşun yağdırıyor. Güç otuz biri çeken otoritelerin döl israfı olarak gördüğü insancıklar ölüyor. O askerlerin ölümlerini düşündükçe ağladım. Çok ağladım. Ağladığım için korku filmleri izlemeye başladım hakikatten uzak ölümler görmek için. Yanlış yerde yanlış zamanda bulunduğu için katil tarafından bıçaklanan, gökten inen bir meteor parçasından çıkan yaratık tarafından canlı canlı çiğnenen, zombilerden kaçarken ayağı takılan, sevgilisi onu aldattığı için intihar eden garibanın öfkesinden öteki dünyaya gidemeyip musallat olduğu perili evi satın alan o zavallı olabilirdim. Oysa ben alkolle arası hiç iyi olmayan, sadece 1 shot votka içeceğine arkadaşlarının gazına gelerek 8 shot votka içtikten sonra kaldırımda motosiklet kullanmanın iyi fikir olduğuna kanaat getiren bir orospu evladının çarptığı 23 yaşındaki genç olacağımdan bihaberdim.
6 yaşında ilk dondurmasını yalarken yere düşürdüğünden beri hayatta şansının yaver gitmediğine inanan ve 33 yaşında banyo küvetinin içinde jiletle bileklerini deşen işsiz, terör ile savaşırken göğsüne kurşunu yedikten sonra okul çıkışında arkadaşlarıyla internet kafeye gittiği günlere geri dönmek isteyen asker, evde oturmaktan sıkıldığı için İstiklal’de yürüyüşe çıktığı sırada suratına bomba patlayan züppe, bakıcısı markete gittiği sırada balkondan aşağı düşen bir Alzheimer hastası, metroda sevgilisiyle öpüştüğü için hunharca dövülen üniversiteli, enkaz altında 4 gün aç kalan ve son gördüğü görüntü zifiri karanlık olan çocuk olabilirdim. Oysa ben alkolle arası hiç iyi olmayan, sadece 1 shot votka içeceğine arkadaşlarının gazına gelerek 8 shot votka içtikten sonra kaldırımda motosiklet kullanmanın iyi bir fikir olduğuna kanaat getiren bir orospu evladının çarptığı 23 yaşındaki genç olacağımdan bihaberdim…
4 aylık bir bebek hayatını kaybediyor. Belki lisedeyken, piyano öğrenecek ve birkaç yıl sonra müzik yapacak, müziği insanlar tarafından sevilecek, dünyayı dolaşacak, dünyada herkesin derdinin ortak olduğunu anladığında yazmaya başlayacak, kitabı çok satanlar listesine girecek, kitabının bir söyleşisinde müstakbel eşini bulacak, bir çocukları olacak, bu çocuk bir yaz tatilinde tanıklık ettiği orman yangınını söndürecek derecede göz yaşı dökecek, bu göz yaşları kaleminin mürekkebi olacak, iklim krizinin dünyayı mahvettiği karanlık dönemlerde insanların ruhlarına girip yaşama aşkını alevlendirecek bir şair olacaktı ama ömrünün sonuna kadar farkına varmayacaktı ki şiir, kendi şiirlerini yazmaya başlamadan önce ölmüştü. Bunların hiçbiri olmadı. Belki de o 5 aylık bebek, ilkokulda futbol oynarken havaya diktiği topların neden havada süzüldüğünü merak edecek, lisedeyken evreni anlamaya çalışacak, üniversitede fizik okuyacak, çocukken okumadığına pişman olduğu Jules Verne’in Ay’a Seyahat’ini okuyacak, astrofizikçi olacak, bazen anlayamayacak, felsefe kitaplarını karıştırırken düşünecek, bazen düşünemeyecek, hissetmeye çalışacak, hissettikçe maddiyattan uzaklaşacak, maneviyata bir yolculuğa çıkacak, meslektaşları tarafından aşağılanacak, ömründen kalan vaktini hissetmeye ayıracak, ölümünden bir gece evvel dolunay yüzüne fazla parlayacak ve pişman ölecekti. Bunların hiçbiri olmadı.
Yine hayal ediyorum. 40’ına basmasına bir ay kalmış şahıs 5 senedir sevmediği, işi yapıyor. Okula, işe, hastaneye, havaalanına, tren istasyonuna giden ahaliye kahve, çay hazırlıyor. Sandviçlerini, kruvasanlarını, çöreklerini ısıtıyor. Doğduğundan beri sadece Meksika’yı, Kanada’yı ve Küba’yı görmüş. Dünyanın geri kalanını filmlerle gezmiş ama gına gelmiş. Çalışmaya başladığından beri para biriktirmiş ve ailesinin de azıcık desteğiyle Avrupa’ya gitmiş. İlk istikameti İtalya olmuş çünkü anne tarafı Napoli’den göç etmiş maceralarla dolu Amerika’ya. Sicilya’dan başlamış yolu düşmüş Napoli’ye. Ancak şerefsizin teki pasaportunu çalmış. Konsolosluğa gitmiş ama anlamış ki orada biraz daha kalması gerekecek. Bir kafeye oturmuş. Beyaz şapkalı, beyaz takım elbiseli, John Lennon’ın gözlüklü bir şahıstan etkilenmiş. Kahvesi soğumuş şahsı izlemekten. Sonra şahıs kalkmış. Tam bu sırada fotoğrafını çekmiş. Şahsın kafeden çıkmasıyla bizimki ağlamaya başlamış. Her ne kadar bir anı yakalamış olsa da o anın bir daha yaşanmayacağını, fotoğraf çekmenin ne kadar acı verici olduğunu fark etmiş. Oysaki bu eleman ilk olarak Amsterdam’a gitmeyi seçseydi, bir dal cigara yaktıktan sonra Van Gogh Müzesi’ni gezecek, kafayı o kadar bulacak ki günün geri kalanında da yemeden içmeden cigaraya parasını sarf edecek, günün sonunda bayılacak, hastaneye kaldırılacak, kaldırıldığı hastanede İtalyan doktorun tekiyle muhabbette dalacak, İtalyan ruhu azacak, yolu Napoli’ye düşecekti yine, ancak o zaman şerefsizin teki pasaportunu çalamayacaktı çünkü yatak döşek olacaktı gripten şerefsiz… Eğer ki ilk rotası Paris olsaydı, Champ Elysees’de yürürken bir krep standından gelen koku onu öyle cezbedecekti ki bir yerliye en iyi krep nerede diye sorduğunda Montmartre yanıtını alacak, nutellalı krepini yerken Sacre Coeur’un merdivenlerinden aşağı düşecek, kafasını vuracak, gördüğü son şey elinden düşmüş, üzeri toz toprak ve azıcık kan olmuş nutellalı krep olacaktı. Neyse ki bunların hiçbiri olmadı.
85 yaşında, hayatının kışını aşmış bir eleman, iki çocuğu ve üç torunu var. Eşini kaybetmiş bir yıl evvel. Mutlu değil. Küçükken Dracula gibi ölümsüz olmak istiyordu ölümden korktuğu için. Sonra fark etti ki hayat arkadaşının olmadığı bir dünyada yaşamak daha korkunç. Her cumartesi gecesi torunlarıyla akşam yemeği yer. Bu akşam yemekleri sırasında siyaset, felsefe, ekonomi, spor vesaire konuşulmaz ama anılar konuşulur. Tekrar tekrar anlatılsa bile. Önemli olan sözlerin gücü sayesinde geçici olarak sevdiğini hayatta tutmak. Ama hayaletler gibi koridorlarda ve sokaklarda dolaşan anılar bu elemanımızı bir noktaya kadar tatmin edebildi. Hatta acısı daha da büyüdü. O kadar büyüdü ki 85 yıllık yaşamına, eşiyle yaşadığı aşka, evlatlarına, torunlarına lanet okudu. Ölümü bekliyordu. Onun için ölüm hayatı boyunca bir türlü yüz yüze görüşemediği mektup arkadaşı gibiydi. Ama bu birlikteliğe daha 12 sene olduğundan bihaberdi yaşlı amcamız. Yaşlı amcamız bizi hayretlere düşürdü ve 12 sene sonra ölümle randevusuna gitti. Oysaki o 12 sene içerisinde kaç kez, kaç farklı yolla, nerede, ne zaman kendini öldürebileceğini hesaplamaya kalksam herhalde kendimi öldürürdüm bir noktada.
Ama bunların bir anlamı var mı ki? Öldüm, göçtüm, gittim bu dünyadan. Düşünmenin ne faydası var hiçbir şey hissedemiyorken?
