Nereden başlasam… Pencere kenarında duran sandalyeme oturdum. Şehrin karanlığına baktım. Elime kalemi aldım ve masanın üzerine bir kağıt çıkardım. Buruşuk, eski ve sararmış olan kağıda uzunca baktım. Masanın başında zaman nasıl geçti anlamadım. Saat epey geç olmuş. Düşüncelerim bulanık, kafamın içi darmadağınık. Yazacağım cümleleri kafamda toparlayamıyorum, gerçi toparlamam gerekir mi, onu da bilmiyorum. Kafamı kaldırdım gökyüzünün karanlığı ile içimdeki karanlığın aynı olup olmadığına baktım. Evet, gökyüzü çok karanlıktı ama birkaç saat sonra gökyüzünü aydınlatacak bir güneş doğacaktı. Peki ya benim içimdeki karanlık aydınlığa kavuşacak mıydı? Karnım toktu, başımda bir çatım ve o çatının altında ailem vardı. Yani aç değildim, açıkta da değildim ama bunlar yüreğimdeki ağırlığı hafifleten şeyler değildi. Bazı eksiklikler karnın tok da olsa evin barkın da olsa geçmiyordu işte. Aslında çok iyi biliyordum neye ihtiyacım olduğunu, yüreğimdeki yaranın nedenini, o yarayı derinleştiren sebepleri ve kişileri… Konuşmak işe yaramıyordu, susmak da öyle.
Gitgide ağırlaşıyorum, köreliyorum… Kimse görmüyor. Düşüncelerim ruhuma ağır geliyor. Düşündükçe gerçekler bir kez daha yüzüme çarptı. Usulca kalemimi tuttum parmaklarımın arasına sıkı sıkıya yerleştirdim. Sanki ruhumdan dökülecek sözcükler, kağıda iz bırakmasın diye gelip kalemimi elimden kaçıracaklardı. Önümdeki sararmış kağıda bir daha baktım. Kararlıydım beni tüketen bütün hislerimi oraya dökecektim. Toparlandım, doğruldum yazmak için. ‘’Kendimi çürümekte olan bir elma gibi hissediyorum; kaldıkça solan ve bozulan. Ben bile kendime yetmiyorum artık. Neredeyim, ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım? Çözemiyorum. Kendimden uzaklaşmış ve başkalaşmış gibi hissediyorum. ‘’Ben onun gibi olmayacağım.’’ dediğim her hikayenin başrolündeyim. Nefes almak bile ağır geliyor bazen. Neden bu satırları yazıyorum ben de bilmiyorum ama anlatmaya, gerçekleri kendime anlatmaya ihtiyacım var. Belki kalem; ‘’Boşuna tüketiyorsun beni. Ne bu zırvalıklar?’’ diyordur. Belki de kağıt; ‘’Bunları yazmak için mi çürümeye yüz tutmuş beni, tozlu raflar arasından çıkardın?’’ diyordur. Onlar da kendilerince haklı. Asıl mesele de bu herkes, her şey kendince haklı. Ah! kafamın karmaşıklığı yazıma da yansıyor ama olsun, amacım içimdekileri dökmek değil mi zaten? Bu satırlar da kaybolup gidecek bir daha okunmamak üzere… Yine her şeyi kendimden önce düşünmeye başladım. Neyse, gelelim bana.
Mektubuma başlarken de söylediğim gibi; bir elma kaldıkça solar ve ardından da çürür. İşte ruhum da öyle soluyor. İlk düşüncelerimden başlıyor çürümeler daha sonra ruhuma atıyor ve gittikçe yayılıp çoğalıyor. Dayanılmaz kramplar oluşuyor bedenimde, hiçbir ilaç hiçbir müdahale işe yaramıyor. Biliyorum, beni kollarıma ve bacaklarıma özellikle de ruhuma atılmış prangalardan kurtulmak iyileştirecek. Gücüm yetmiyor… Kabullenemesem de farkındayım; sonunda olmak istemediğim yerde sırf yaşıyorum diye bir hayat sürdüreceğim. Herhangi bir gayesi olmayan hayatın anlamı var mı sahiden? Öylece birbirini kovalayan, her gün önceki günün aynısı olan bir döngünün içerisinde yitip gideceğim. İşte bundan çok korkuyorum. Çok korkuyorum…’’ Yorgunluğumu bu cümlelerle kaleme döktüm. Gözlerim yazdığım cümlelere takıldı. Yazdıklarım beni rahatlatmamıştı çünkü gerçekler hala aynıydı. Sanki umut bana yabancı. Aydınlığa çıkmak gözlerimi yakacakmış gibi hissediyorum. Hoş, aydınlansa da etrafım kim olarak devam edeceğim hayatıma? Yabancılaştım bütün aynalara. Bu düşünceler benim mi, bu kadar karamsar olan ben miyim sahiden? Kendimi tanıyamıyorum… Anımsadığım üç beş anım var, o anlarda hiç böyle değilim: Gözlerinin içi gülen, hayatı dolu dolu yaşayan, ne yaptığını bilen gencecik bir kadınım. Bir şeyler olmuş bana. Herkes güneş açarken bana kar yağmış. Bu yaşta saçlarım ağarmış, sesim kısılmış. Ruhum, vücudumda hapsolmuş.
