“pazardan aldım bir tane, eve geldim bin tane”
kolay ve yakalayıcı bir bilmece gibi geliyor insan kulağına. ne ki bunun cevabı: dostluk, benlik, belki kurulan gerçek insan bağları ya da sadece nar… uzaktan bakıldığında tek bir bütün avucuna oturur, seni zorlamaz, albenili kırmızısıyla seni kirletmez ama bir kere içini açmaya karar verdiğinde işler değişir.
Kabuk
ilk başta zordur, elma gibi dişleyebileceğini düşünürsün. sonuçta hemen hemen ikisi de benzerdir. o kırmızı yuvarlak iştahını kabartan görüntü. ama öyle kolay olmaz ısırmak narı. dişlerin saplanmaz, hatta eğer fazla zorlarsan dişlerinle, onları zedeleyip kırabilir bile. başka yollar denemeye karar verirsin ya da vazgeçersin onlarca meyve varken neden narı açmakla, sert kabuğuyla uğraşasın ki? ama eğer olur da ilk seçeneği seçip didinirsen eline bir bıçak alır soymayı denersin. biraz bilek gücü, biraz doğru noktadan bıçağı zorlayarak narı sonunda ortadan ikiye bölebilmeyi başarırsın.
derindeşeleme
içi hayal ettiğin gibi değildir. elinde iki yarım vardır ama bu yarımları dolduran yarıklarla doludur. içleri küçük kırmızı incilerle bezelidir. o küçük tanelerden birkaçı yere düşer. o an o küçük kırmızı incileri o yarıklardan çıkarman gerektiğini anlarsın. elinle bükmeyi, yere atıp dağıtmayı, beyaz deriden labirentleri yemeyi denersin. denedikçe ellerin kirlenir, parmakların kızıla boyanır. sanki bir ruhu ellerine almışsın, ona otopsi yapıyormuşsun da ruhun kanı ellerine iz bırakmış gibi. o lekeler parmaklarından yüzüne, gözlerine, bedenine, zihnine bulaşır. aslında bu, o ince aşamadır. gerçekten birileriyle bağ kurmanın iplerinin sana bağlandığı aşamadır. onu tanıdıkça, birbirinizin içine geçtikçe birbirinizden parçalar bırakırsınız. ruhunuza konan küçük dövmeler, üstünüze kokusu sinen düşünceleriniz gibi birbirinizden renklerle kaplanır parmaklarınız. bu kir bazılarının beyaz çarşaftan benlikleri için çok renkli gelir. narı ellerinden bırakıp kaçarlar. tüm kanı yerde ezerler. kalıp deşeleyip derinleşmeye kalanlar kırmızıya bürünürler.
lezizdikiş
parmaklarından akan allarla o incilerden birinin tadına bakarsın. işte o lezzetle kalıp, uğraşmanın kazancını aldığını düşünürsün. ama engebeler bitmez. dişine dikiş atar incinin içindeki dikenler. tek zorluk kalın kabuk, öngörülmez labirentler değildir. şimdi her lokmanda, her kelimende dikkatli olman gerekiyordu. ellerine, yerlere, anılara bakarsın. sorarsın “değdi mi?” onca aşamayı aştıktan sonra bile hala diken üstünde dişlerim. bir avuç inciyi düşünmeden ağzına atarsın. hızla çiğnerken aslında dikenlerin aynı anda acıtmadığını fark edersin. tüm zaman boyunca aslında tüm olayın korkmamak olduğunu keşfedersin. üstünde geçmeyen lekeler, önünde binlerce dikenli kırmızı inciler. bir zamanlar sert ve taştan bir bütün olan o kırmızı meyvenin önünde binlerce parçaya bölünmüş eşsiz bir tada sahip olduğunu görürsün. şimdi bedeninde, zihninde, ruhunda bir daha aynı narı yemesen bile asla geçmeyecek parmak izleri kalmıştır. onda senden dnalar, sende ondan yaralar kalır asla geçmeyen.
