I
Bu duruşunun, bir yeri vardı şüphesiz,
Onulmaz yaralar açabilen diriliğin dünyasında
Güllerin orta noktasından başlayarak
eşyayı arşınlayan bedenim,
kan revan içinde girerken,
Şehirden bir yüzü eksiltmenin saatlerine;
-yüzümü-
Omuzlarımda kuş tüyünden bir uzaklığın ağırlığı,
Ancak yine de sıkıca tutunurum
Şehrin kanına karışan, ne varsa
Sorguyla eklemlenmiş bu bekleyiş,
İçimde adeta isyanla bezenmiş,
Uçarı bir diaspora…
Oysaki şu açıktır;
Benden olan üşütmez
Üşüyorum, çelik mavi
Üşüyorum, buz mavi
II
Kış sonu, yeni bir kış başlatıyorsun,
Yerinden edilmiş dağlarım memnuniyetsiz.
Silkindikçe yerin yüzleri
Serpilen kar değil üzerimize
olsa olsa, dargınlığımdan kaçabilmiş şiirimi yazdığım
eli sevgiye yürüyen ırmakların hârelediği, ak kağıdın parçalarıdır
Ben de yerin bir yüzüyüm ne de olsa;
kahrolurum,
bir acıyı boşuna yaşarsam.
Bozkırlara adanan tuzlu suyun yabanıllığı bu
Vatanımı terk edişimin tek dayanağı; çıplak omuzlarım,
Giysisine alışmasın diye, yolunmuş, yolundan döndürülmüş tüylerin,
Kışa göğsümü açarım
Deniz mavisi göğsümü
Ve beni ortadan yaracak olan asayı,
Göğsümün en tuzlu beldesinde muhafaza edeceğim.
Bilirim,
Şiirin bilgeliğinde deli kuvveti vardır
III
Ey dünya!
Ben de boş değilim sana
İnsan yazgısına, yazarak meydan okuyabilir mi?
Don Kişot’luğun bu denlisi kabul görür mü ki?
Belki… Ancak Türkçe’nin bana yabancı kelimeleriyle ve
Yanlış bir çekime kapılmış fiilleriyle dilimin,
Yazsam;
Aşk gibi sevmek gibi
Belki o zaman içine siner,
onlarca gözden tek güzel söz çıkaramamış kalabalığın,
gözlerinde, onlarca şiir eriten bu adamın
gökten ve yerden çıkardıkları, nobran elleriyle…
Ey dünya! Ey sen!
Yazgımızda, zora koşulmak vardır
Çünkü çivit mavisi çiçekler açmalıdır aramızda.
IV
Göz hapseder ve kulak özgürleştirir
Sen, yaralamalısın beni sarsılmaz bakışlarınla,
Sen korkuya sorguyla bakan
Lakin
Şaşırınca hayrete düşmeyen kadın;
Yeryüzünü değil
Gökyüzünü yıpratıyor yağmurların.
Suyun, tenzilidir bu,
Maviyi kızıla çalıyorken saçların
-bunu bir tek ben biliyorum-
Akacak kanı bekletme,
Bal dahi bozulur yürekte saklanırsa
Çehreyi ekşitir, şehirler ekler aramıza zaman
Akacak kanı bekletme,
Bileklerim ırmaklı ve ak
Akacak kanı bekletme,
Kış başlasın ki biteceği bilinir kılınsın.
Duvarlar çizilmiş gövdeye
Ve ben
Hayretle bakıyorum molozlarına korkunun
Depremlerinden sıyrılırken hırçın tabiatından, bu aramızda yeşeren, cinsi, niyeti, meçhul zamanın
Çıplak olanı avlamak için;
soyunmak gerekir.
Bir işe, bir düşe, bir yağmura…
Yeryüzü artık kırmızı
Sen, mavi
Şimdi yıkanmalıyız kendi ateşimizle…
V
Bir tam dönüşün, başı ve tersi olduğuna inanmanın suçlusuyum
Ellerim turunç acılığında kenetlenmiştir;
İç çekişleriyle dalgaların.
Kolayca sıyrılamıyorum bu kez,
Yıldızlar susuz bahçelere bekçilik ediyorken,
O çocuk karanlığından portakal çiçeklerinin
Ve ilksel keşiflerinden köy yerinin
Sıyrılamıyorum.
Sevdiğim bütün ağaçlar kesildi
Öğle vakti darbeleriyle
O güzel incirlere, dutlara ve iğdelere kıyıldı
ben çocuk gibi toprağa kızdım
kızabileceğim tek şey
toprak olduğundan
Sıyrılamıyorum, nesnesi değişen hıncımın feveran bereketinden
-deltalardan doğar yerin yıldızları-
Yabani otlarla münakaşam var şimdi,
Zopkun vurmuş, damarlı kollarını
Kurnaz güneş ışıklarına saatler varken,
Masmavi kesilmişken ottan ruhları
Kim kazanabilmiş ki sessizliğe karşı bir tartışmayı?
Viran olmuş şehirlerden ve bir evi olmamaktan geliyorum sana
Kayboluyorum tekliğin hallerinde,
Çokluğun tek haline karşı,
İçerimde;
Another Wall in the Brick
Another Wall in the Brick
Another Wall in the Brick…
VI
Konuşmak istiyorum, susmak,
Yazarın aradan çekildiği diyaloglar kadar gösterişsiz ve doğal bu
Hikayeler çarpışınca doğan kaos,
Bu masmavi debelenmesi fırtınaların
Ancak tabiatın doğurgan ışığına emanet edilebilir
Yetmez, ayın sahici olmayan, tembel romantizmi
Çünkü ben
sıyrılırken gölgelerimden
öç alır gibi koklarım diri bir karanfili,
Tenimde kılıç şeklinde, yaralar açılsa da…
İnsan, bir akımlık kan
Bir savaşlık ten değil ki!
Zırhı gövdem olan;
Sözün beşiği,
Alacalı karanlıklardır
VII
Bana yakışan gitmektir
Gitmeyi benden sökecek kadar kalmış olmak burada,
Bu kadar yıkıntı arasında,
Utançtır, kırmızıdır yüzümde.
Ancak
Gövdem ve dünya hala mavidir
-gövdemi yıkan, yıkayan su mavisi-
Toprak çekti kırmızıyı, artık
Yaşam yükümün oylumu ve
Erklerimin meridyenleri,
Pruvamın ruh boşluğunda haşrolarak
Görünür huzmelere dönüşmelidir.
Bana meydan okuyor şehir,
Ölümüne duvar diyor,
ölümüne mavi
ölümüne diyor
-ölümüme-
