Ankara dediğimde gri, soğuk ve karanlık bir şehir gelir aklıma. Düşünürüm üstüne, Ankara neden böyledir diye… Çünkü tuhaf bir şekilde, en karmakarışık duygularla sarılmış biriymiş gibi hissettirir bana. Ne zaman Ankara’ya gelsem ya da hasbihal etsem biriyle, Ankara’nın bir şekilde adı geçerek yoluma çıkar hep. Kendini hiç unutturmamak istercesine orada olduğunu anımsatır sanki bana. Herkes için farklı bir dünyadır bu şehir. Bir şehirden de fazlasıdır bazılarımız için. Kimisi için hiç ayrılmak dahi istemediği sıcak bir yuvadır, kimisi ise bu şehirden kaçmak için her şeye razı bir edayla o günün gelmesini bekler. Neresi olursa olsun ama Ankara olmasın; burada kalmayayım, dayanamam. Bu şehir beni hapseder kendi kuyusuna, çıkamam kaçamam ondan, sığınmak da istemem. Sığınırsam eğer beni ele geçirmesinden korkarım. Sonuçta bir şehre kucak açamazsın, koşamazsın ona doğru, değil mi? Oysa şehirler de yalnızdır kucak açtığı insanlar gibi ama bazısının seveni sarmalayanı çoktur mesela İstanbul gibi. Ben de bir gün fark ettim ki herkesin, her şehrin bir seveni vardı İstanbul’un, İzmir’in… Birisi vardı onlar için bekleyen. Sonra döndüm ve bir kendime bir de Ankara’ya baktım, bedenim uzun bir sessizlikle doldu sonra. Söyleyecek tek bir kelime dahi bulamadım. Sözcükler kifayetsiz, konuşmak anlamsız kaldı. Ne onun bir kimsesi vardı ne de benim.
Ankara’yı gerçekten en doğal haliyle seven çok az kişiye ve sevildiği çok az âna tanıklık etmişsinizdir çünkü ne koruyanı kollayanı vardır bu şehrin ne de sahipleneni. Kendi maviliğinde kaybolduğu için kimse güvenmez Ankara’ya, sırtını döner. İlk Ankara terk edilir yolun daha en başında. Yabancısıdır herkes buranın, herkes bir gün geri gitmek için gelir bu şehre. Misafiri çoktur ama sığınacak tek bir limanı dahi yoktur. Bunu anladığım gün en yoğun, en karanlık sokaklarında bile hep bir mavilik aradım. Eğer arkama bakmak zorunda kalmazsam görmem, unuturum her şeyi; keşfedebilirim daha güzelini ve daha iyisini, yaşayabilirim daha çok yaşadığımı hissedebilmek için ama önce bu şehirden kaçmam lazım. Burası bana hiç olmadığım biri gibi hissettiriyor. Bu ben değilim, olamam. Artık büyüyemem, değişemem ve farklı biri olamam bunun için fazlasıyla olgunum. Artık çok geç. Daha önce hiç böyle hissetmedim çünkü. İşte tam da bu yüzden asıl mavi ben değilim. Kabul edemem bunu asla çünkü bu sefer de kendimden kaçmak zorunda kalırım. Kendimden de kaçarsam eğer başka kime gidebilirim ki?
Ankara’nın ne denizi vardır ne de masmavi bir gökyüzü… Bu yüzden bu kadar yalnızdır bu şehir diye düşünürüm zaman zaman. Bunca yıldır hep daha iyisi için harap olmuş, sürekli değiştirilmeye çalışılmış. Kimse ona dönüp bakmamış hiç ve terk edilmiş. Bir yol üstü güzergahından daha fazlası olamamış hiçbir zaman. Zamanla çevresine de zarar vermiş kendisine de. Yok olmaya yüz tutmuş sonra sanki. Küsmüş, küsmek zorunda kalmış çünkü hiç anlatamamış kendini. Belki de Ankara bu yüzden bana bu kadar yalnız hissettiriyordur Onu anlamaya çalışırım, konuşsun isterim benimle, anlatsın başına gelenleri uzun uzun; yağmuruyla, ayazıyla ama kendini hapsettiği zindanından hiç ses vermez. Tüm gün yağar sadece ya da eser. Bir bakarsınız parlak, ışık saçan güneş, kendini ince, sıkı ve sert bir kütleye bırakıverir aniden, ıslanıverirsiniz en derin çıplaklığınızla bu şehirde. Elinden gelen tek şey budur belki de. Kapatmıştır kendini bir zindana, gün yüzü görmez, korkar ışığın parlaklığından. Biz zannederiz ki ayazıyla bizi tehdit eder, bir başımıza bırakır ama belki de tek istediği sesini duyurmaktır. Bu yüzdendir en sert haliyle esmesi… Titreterek hissizleştirir insanı en sıcak, en samimi günlerinde.
Ankara’yı anlamak ve hissetmek zordur kanımca. Zorunda olmadıkça kapısına bile gelinmeyen iyi gün dostu gibidir, belirli kalıplara sığmak zorunda bırakılmıştır. Başkent deriz ama hiç başkent gibi de davranamaz ve her şeyden etkilenir, masum bir çocuk gibidir, hassastır. Ankara benimdir, içimdeki maviliktir. Yaşadıklarım ve yaşattıklarım bu olgunluğa zorlamıştır beni. Ben Ankara gibi hissederim, alışırım her şeye. Sorgulamam, sormam hiçbir şey, anlatmam, dinlerim sadece kucak açtığım halkın sesini her gün. Belki de bu şekilde tutunabildik birbirimize. Ben de aramayı bıraktım sonra ve kabullendim bazı şeyleri. Değiştiremezdim artık hiçbir şeyi, benim elimde değildi. Böyle olacaktım ve zorundaydım. Ne buradan ayrılabilecektim ne de sevmekten vazgeçebilecektim artık. Susacaktım sadece, bir sır gibi saklayacaktım herkesten gerçekleri. Gezerken onun sokaklarında, içine kapanmış, küskün bir çocukla konuşuyormuş gibiyimdir dolaşırken ama her seferinde en acımasız sözcüklerden inşa edilmiş bir duvara çarparım sanki. Umudunu yitirmiştir, küskün bir şekilde oturur zindanında. Konuşmak istemez, açamaz en derin hislerini bana. Haber vermez hiç kendinden. Bahsedildiği yerden de kaçar. Kimse savunmaz onu, savunmak istemez. Zaten kim girmek ister ki kaybedeceği bir kavgaya? Büyüdükçe anladım ki ben de Ankara gibiydim bir o kadar yalnız ve küskün. Kendimle savaşıyordum hep. En büyük savaşım kendimleydi, hissettiklerimle ve düşüncelerimle. Sonra daha çok alıştım buraya, ayrılmak zor geldi. Ses seda etmeden sadece içlenmeler ile birbirimizi anlamaya başladık zamanla. Ne Ankara terk etsin istedim beni ne de ben onu. Oysa küçükken çok kaçmaya çalışmıştım buradan bu yüzden hiç düşünmemiştim hakkında. Herkes gibi olmuştum, herkes gibi hissetmiştim. Büyük düşünmek istemiştim ve sürekli fazlasını istemiştim. Her düştüğümde boğuluyor gibi hissetmiştim. Ankara boğuyordu beni, içine çekiyordu sanki. Beni kaldırsın istemiştim düştüğüm yerden. Beni anlar ve dinler sanmıştım, en iyi o anlar çünkü ikimiz de kaybetmiştik mavimizi. Bir şehir yapabilir miydi bunu, bilmiyordum o zamanlar, oldukça küçüktüm. Birisinin elimden tutmasına ihtiyacım vardı. Ben en çok ona sığınmak istemiştim oysa. Bir yerden sonra savaşmayı da sevmeyi de bıraktım. En çok bu şehirden nefret ettim ben ömrüm boyunca.
Sevmemeye kararlıysanız eğer bu şehri, aramak istedikten sonra olumsuz şeyler bulmak o kadar kolaydır ki. Mutsuz olmak için çok neden var bu şehirde ve bulması da çok kolaydır. Griliğinden başlayıp da binalarına ve semtlerine kadar sayamayacağım birçok şey… Her gün bu yüzden hatırlatır kendisini size. Bu şehri sevmezseniz hapsolursunuz en kuytu karanlık köşenize, bu yüzden sokak sokak arayın Ankara’yı, çıkarın onu zindanından. Bazen duvarlarını kendinizin ördüğü bu zindandan kurtulmanın tek yolu içinizdeki maviliktir. Elinden sımsıkı tutalım bu şehrin ve mavisini bulmasına yardım edelim. Çünkü ne Ankara yalnızdır ne de ben. Biz sadece mavisini arayan gri üniformalı askerleriz. Oysa İstanbul’un, İzmir’in ve diğer şehirlerin hep bir kimsesi vardır, hep olur. Yalnız kalmazlar onlar, kırılganlıkları başlarındaki yoğun insan müsveddesindendir ama Ankara’nın kimi kimsesi yoktur. Terk edilmeye mahkumdur bu şehir. Anlayabilir miyiz bir şehri, bir insanı ya da en derin hislerimizi ve düşüncelerimizi. Kendini bile anlayamaz bazen insan. En çok kendine ihtiyacı varken yine en başta kendini unutur, maviliğini kaybeder sonra zamanla. Ben de Ankara gibi etrafımı suçlar ve kendime hiç dönüp bakmam, kendi kuyumda kaybolmuşumdur, anlatamam derdimi. Kaçmaya çalışırım ama tek yaptığım kendimi hapsetmektir, Ankara gibi… Ben bu şehirdeyim çünkü bu şehir de ben gibi. Ben ona hapsolmuşum, o da bana.
