2026
No 08

Hayatı Sevme Manifestosu

Son zamanlarda hayatım hakkında çok düşünüyorum. Bu, kimileriniz için olağan bir durumken benim için hiç de öyle değil. Çünkü ben hayatı seven biriyim ve genelde çok sorgulamam. Yeri gelir “İçimde kalacağına deneyim havuzuma eklendi.” derim. Ama yaptığım şeylerin, verdiğim kararların her zaman arkasında dururum. Ama bu aralar, “Her şey iyi mi, yolunda mı, ben doğru olanı mı yapıyorum?” diyerek, kendimi sonsuz soruların içinde buluyorum. 

Sonsuz sorular demişken; ister istemez bu sorularla beraber hayatımı bir şeylere benzetmeye çalışıyorum. Farklı kavramları ortak paydaya almayı seviyorum, onun da etkisi vardır elbet. Yeri geliyor durağan bir şeyler arıyorum, bazen de akışın hızına yetişemiyorum. Bazen karmaşıklıkların arasında yolumu kaybediyorum bazen de yolumu o karmaşıklıklarda buluyorum. Beni sürüklüyor. Beni, ben istemeden bir taraflara çekiştiriyor ve ben de buna “Hayır.” diyemiyorum. Aslında bağırmak istiyorum. Hayatımda belirsizlik istemeyip belli bir yolda ilerlemek istediğimi herkese duyurmak istiyorum. Ama ne kadar çabalasam da sesim çıkmıyor. 

Okyanus…

Bu aralar hayatımla aynı kefeye koyduğum o şey. Bütün o uçsuz bucaksızlık, belirsizlik ve istediği yöne sürükleme merakı hayat gibi okyanusta da var. Ve ben son zamanlarda o okyanusun belki de en dibine batıyorum. Ya da battığımı sanarken hiç bilmediğim bir noktada suyun üstünde süzülüyorum. Beni nereye götürecek bilmiyorum, ama artık tamamen teslim olmuşum. 

O okyanusun içinde kendi yansımamı da görüyorum aslında. Karşımda kendimi görüyorum. Benim yaptıklarımı yapan, benimle beraber hareket eden bir ben daha. Bu korkunç bir şey! “İnsan en çok kendini eleştiriyor ve en acımasız eleştirileri de her zaman kendisine yapıyor.” derler. Bende de durum bundan pek de farklı değil. O gördüğüm yansımanın ben olduğunu bilmek, beni daha da gaddarlaştırıyor. 

Belki de ilk defa, yeni bir kelimeyle, duyguyla tanışıyorum. Pişmanlık. Hayatındaki her şeyi bir şekilde olumlamaya çalışan biri için belki de en büyük darbe bununla tanışmak oluyor. Vakti zamanında “İyi ki de yaptım, içimde kalmadı, ders aldım.” dediğim her şey yerini “Keşke yapmasaydım.” cümlesine bıraktı. Neden? 

Çünkü ben o okyanusun içinde, kendime ait bir kaya buldum. Çaresizce çırpınıp ne yaptığımı bilmezken durup soluklanabileceğim bir yer… Ama ben o kayanın üstünde otururken hiçbir zaman tek değildim. Yanımda biri daha vardı. Bana bütün masumiyetiyle bakan bir küçük ben daha.

İnsan kendisine kıyıyor da o küçüğe kıyamıyor hiçbir zaman. Belki bu çok klişe bir cümle ama gerçekten öyle. Halbuki hepsi benim. Küçüğü de büyüğü de benim. Beynim, kalbim, kollarım, bacaklarım, hepsi aynı… Ama aslında birbirlerinden de o kadar farklılar ki. Biri hayata dair hiçbir şey bilmezken diğeri bu hayatın bütün çirkinlikleriyle yavaş yavaş yüzleşmiş. Birinin kendisinden büyük umutları varken diğerinin kendisinden büyük dertleri var. 

Yanımdaki küçük ile bir tabloya bakıyoruz adeta. Her yer mavi. Mavi huzurdur, uyumdur aslında. Biz her ne kadar küçükle huzurlu olmasak da bir uyum içerisindeyiz. Birbirimizde bizi tamamlayan bir şeyler var. Onun umudu ve saflığı, benim ise pozitifliğim ve inancım. Bunların uyumuyla bakıyoruz tablomuza. Başarılarım, hayatımdan geçen, hayatımda kalan insanlar tek tek beliriyor tabloda. Küçük; yer yer bazılarından korkuyor, bazılarının varlığıyla da huzur buluyor. İşte o huzur buldukları hala hayatımda olanlar. Benim her zaman yanımda olanlar. Korktukları ise ihanet bıçaklarını bana batırmaktan asla çekinmeyenler. Her şey geçti küçük kız. Artık onlar bizi eskisi gibi üzemez. Korkma. 

Ama her şeye rağmen bir korkum var: Eskisi kadar “Çok insan tanıyayım, çevrem geniş olsun ve onlardan her zaman yeni şeyler öğreneyim.” kafasında bir insan değilim. Çoğu kez insanlardan öğrendiğim tek şey ihanet oldu. Artık çevremde az, öz insan olsun ve huzurla yaşayayım istiyorum. Öyle de yapıyorum aslında. Bunda eskiye göre çok da başarılıyım. Ama korkuyorum. Onları da kaybetmekten, onların da ihanetine uğramaktan korkuyorum. İşte o zaman yoldaşımın da umutları teker teker bu okyanusta o tatlı pamuk şeker gibi erir, gider. 

Evet, bir şeyleri sorguluyorum. Bu durumdan memnun olmasam da bunu da hayatımdaki yeni bir süreç diye değerlendirip olumlamaya çalışıyorum. Oturup bunun için karalar bağlarsam, o oturduğum kaya, akıntıya kapılarak altımdan sürüklenir. Ve ben de yeniden o koca mavilikte kaybolurum. Bunu istemiyorum. Kaybolmak istemiyorum. Yolum her zaman belli olsun istiyorum. Ama hayat işte, her şey benim istediğime göre şekillenmiyor. 

Hayat… Söylemesi çok kolay ama yaşaması çok zor. Sürekli bir çırpınış, yolunu bulma çabası. Ufacık bir kendini teslim etme anında seni oradan oraya sürüklüyor. Huzurlu diye nitelendirdiğimiz anlarda bile bir çabalama var. Suyun üstünde kalma çabası. Yoksa güneş, güzel parıltısını nasıl bize sunacak? 

Her şeye rağmen hayat güzel. Bu kadar laf ettikten sonra bunu söylemem de biraz komik oldu ama gerçekten öyle. Ben hayatla mücadele etme çabasını seviyorum. Her şeyin sonunda ona “Sen beni yenemedin, ben seni yendim.” diyeceğime inanıyorum ve bunun için yaşıyorum. O çırpınışlarım bunun için. Karanlık olan her şeyin sonunda bir aydınlık vardır. Bir nokta kadar da olsa vardır. Ben o noktayı bulmak için yaşıyorum. Çünkü en sonunda o nokta beni okyanusumun en güzel mavisine kavuşturacak. Şu an koyu olan o mavi, huzuru bulmasıyla açılacak. O küçük kız çocuğunun umutları gibi bir umut işte benimkisi de. 

Bu aralar yolumu kaybettiğimi hissettiğimde bir albümdeki bütün şarkıları dinliyorum. Belki de maviliklerime huzuru en çok eklememi sağlayan albüm. Albümün adı “Büyüklere Ninniler” Belki duymuşsunuzdur. Orada beni en çok etkileyen bir şarkı var: Çizelim Biri. “Çizelim biri, istediğin gibi/Bir evi, bir işi ve hayalleri.” Biz de çizelim o birini. Ve o çizdiğimizin her zaman arkasında duralım. 

Hiçbir çırpınışınız boşa değil, bunu unutmayın. Hayat sizinle savaşsa da bu yarışın bir kazananı olacak her zaman. O da siz olacaksınız. Kendi hikayenizin kazananı olacaksınız. Biliyorum, bu söylemenin kolay ama yaşamanın yine zor olduğu bir durum. Ama sizi anlıyorum. Anlamadan konuşmuyorum. Kendinize inanın. Her gün güneş doğuyorsa bu sizin parıltınızı ve eşsizliğini ortaya çıkarmak içindir. O parıltınız her zaman sizinle olacak. Kayboldu sandığınızda bile sizin görmediğiniz bir yerlerde sizi parlatıyor olacak. Umutlarınızı kaybetmediğiniz ve her zaman huzurunuzu bulduğunuz o aydınlık mavi okyanuslara…

İnsan kendisine kıyıyor da o küçüğe kıyamıyor hiçbir zaman. Halbuki hepsi benim. Küçüğü de büyüğü de benim. Aynı beynim, kalbim, kollarım, bacaklarım… Ama aslında birbirlerinden de o kadar farklılar ki. Biri hayata dair hiçbir şey bilmezken diğeri bu hayatın bütün çirkinlikleriyle yavaş yavaş yüzleşmiş. Birinin kendisinden büyük umutları varken diğerinin kendisinden büyük dertleri var.

Yazı: Buse Çölmen
Grafik: Alper Sezer

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.