Dağların mezarlar olduğuna dair bir inanış vardı, çağlar öncesine ait. Yıkılan medeniyetlerin üzerinde yükselir ve onların ardında bıraktıklarını korurlardı. Bir avuç kemik ya da harabe bir şehrin arasındaki heykel ve sunak parçalarından ibaret olsalar dahi kalıntılar son çırpınışların gücünü taşıyordu. Medeniyetler ne kadar köklüyse dağlar da bir o kadar kudretlenir, göğe meydan okurdu. Eğer ki dağ yıkılırsa yok olmuş ırkların atacak son bir çığlığı var demekti; her çığlık, yerde ve gökte bir kükremeyle karşılanır ve dünya bir medeniyetin yasına ortak olurdu. Ancak bu inanç; unutulmuş dillerde birer fısıltıydı, yeniçağın zafer naraları arasında kaybolup gidiyordu.
Yeniçağın en kudretli üç dağı ise birbiri ardına uzanıyor; yeryüzünü kontrolsüz bir hiddetle yontmuş Kuzey dalgalarını kibirle eteklerinden silkeliyordu. Dağların ötesindeki topraklar, doğanın sarmalayışı dışındaki hayatlardan yoksundu. Toprağın, sık ağaçların, akarsuların ve şelalelerin, gece göğündeki ay ve yıldızların üzerleri buz ve karla örtülüydü; soğuk, arazilerin mutlak efendisiydi. Dağların arasında ise bereketli topraklarla geniş bir vadi uzanıyordu.
Hiçliğin topraklarında, dağların arasındaki vadinin üzerine yüzyıllar önce bir insan şehri inşa edilmişti. Dağların olmadığı gibi şehrin de bir adı yoktu; insanlar da atalarının buraya nasıl geldiğini, onları ve kendilerini hayatta tutanın ne olduğunu bilmiyordu. Yazılı kaynakları, efsaneleri ve şarkıları yalnızca dağların ötesindeki toprakların yankılarını anlatıyor; tarihleri ise ilk kıvılcımla başlıyordu. Güneşin nezaketi yalnızca vadinin bereketli toprakları ve su pınarları içindi, insanlar ise efendilerinin merhametine bırakılmışlardı; şefkatli bir efendiye sığınamıyorlardı. Ne zaman bir kurtarıcı arayışına çıkılsa ya dağlar onları üzerlerinden silkeliyor ya da okyanusun dalgaları onları yutuyordu. Nasılsa çaresiz insanoğlundan daha iştah kabartan tek bir şey dahi yoktu. Vadinin kayıp yıllarından arda kalanlar yalnızca dağların eteklerinde uzanan kimliksiz cesetlerdi, ölülerin konuşmasına ise daha çok zaman vardı.
Kıvılcım, ilk ejderhanın uyanması anlamına geliyordu. Üç dağın her birinde güneşten birer parça, üç ejderha yaşıyordu. Kadim zamanlarda Güneş ile doğmuşlardı; kızıl, altın sarısı ve alev turuncusu pulları gökyüzündeyken parlıyor, güneşin yeryüzündeki suretine dönüşüyorlardı. Ancak bu suretlerde nezaket yoktu, tatlı bir sıcaklıkla gelen hayat yoktu. Göklerle birleşen bir hiddet ve kadim zamanların, antik büyüklerin gücü vardı. Ejderhalar zalimlerdi ancak onları sıcak tutuyorlardı. Üç ejderha da uyandığından bu yana, şehir birçok kez yanıp tekrar inşa edilmiş, yanık et kokusu vadi halkının içine işlemişti ancak kimse soğuktan ölmemişti. Vadi halkı, kıvılcım ve aleve de yangına da razıydı.
Ejderhaların tüm öfkesi ve şiddetine rağmen vadi halkı, asırlar boyu yaşamlarını sürdürdü. Ancak dile getirilmese de hayata tutunmalarının sebebi yıllar boyu ateşle yontulmaları değildi, etleri taşa dönememişti; yaşıyorlardı çünkü ejderhalar onların yaşamasına izin veriyordu. Ejderhalar kimlerin öldüğünü umursamıyordu ancak vadide hayat her zaman devam ediyordu. Ejderhaların büyüsüyle harmanlanmış topraklarda endemik türler yetişiyor, yeryüzünde yürümemiş hayvanlar vadide dolaşıyordu; vadinin tüm kaynakları insanların el hünerleriyle birleştiğinde insanoğlunu çağlara mâledecek bir şehir inşa ediliyordu, küllerinden tekrar ve tekrardan.
Çünkü ejderhalar, Sollhaes’in son çığlığını, insanoğluyla boğuyordu.
Güneşin medeniyeti Sollhaes’ten geriye ne tapınakları ne de gün ışığının dolaştığı tenleri kalmıştı, yalnızca topraktan taşan bir avuç kan dağın köklerini besliyordu. Güneşin evlatları, bir daha güneşi görememek üzere okyanus diplerine çekilmişlerdi ancak güneş hala onlardan bir parça arıyor, üzerlerine parlayabilmek için gökyüzünün ötesine ve dünyanın hiçliğine parlıyordu. Vadinin toprakları ise dağların ve en küçük ejderhanın koruması altında, kadim yıllardan beri onların kanlarıyla damla damla besleniyordu. Bir gün vadinin üzerinde verilen bir soluğa Sollhaes karışmış olacaktı.
O gün geldiğinde vadideki çocukların ve gençlerin acı çığlıkları, ejderhaların kükremesini bastırdı. Çocukların tenleri güneşin altında ışıldarken parmak uçlarındaki kıvılcımlar denizi uysallaştırdı, vadiden yükselen alevler ejderhaları gücendirdi. Sollhaes’in mezarlığı yıkılarak sulara karıştı ve toprak son kanı da tükürdü. Sollhaes’in kanı alevleri harmanlayarak vadi halkına karıştı. Ejderhalar gökten indiklerinde hayatta kalanları, güneşin torunlarını, Sollhaes’in çocuklarını karşıladı.
Vadi halkından hiç kimse diğer iki ejderhanın hangi anıtları koruduğunu sormaya cesaret edemedi.
