2026
No 06

Rüyada Yalnızlık

   Güneş çoktan terk etti bakır ve demir ruhlu tepeleri. Etrafta her türden ve renkten çiçekler. Zakkumlar dışında çoğu kokusuz, hava durgun ve sessizlik dirayetli, bozulmamakta ısrarcı. Bahar tüm kayrasıyla yüreklerde. Sanki her şeyin kendi iradesi var gibi, onun dışında…

   On yaşlarında bir çocuk çok da dik olmayan bir yokuşu tırmanıyordu. O, yolculuğu için karanlığı seçmişti ya da buna mecbur kalmıştı. Zamanla sağlam bir bağı olmayan herkes gibi. Bu saatte sapa yollarda ne işi vardı, kim bilir? Zaman kimilerinin ayakları altından geçer, öylece, kendiliğinden, kimileri de zamanın ayakları altında ezilerek katılır yeryüzüne. Yine de herkes hiç ıskalamadan, şaşırtıcı bir hassasiyetle karışır aynı geceye ve sokağa. O da karışmıştı. Bu hikâye, bizim hakkımızda, o akşam bayırı çıkarken seyrettim onu uzaktan. Göremiyor olsam da yüzünde, adımlarındaki şüphe ve tedirginliği tamamlayacak bir ifade olduğuna emindim. Az sonra gözden kaybolunca o, bir rüyadan uyanır gibi irkildim ve ayaklandım. Gece beni çağırdı sanki, ancak ne kollarını açıyor ne de elini uzatıyordu. Yalnızca çağırdı! 

   Bir ay kadar evvel girdiğim bu işe yeni yeni alışmaya başlamıştım. Aslında tek yaptığım ofisle ve ev arasında mekik dokumaktı. Firma jet motoru parçaları üretip ihraç ediyordu.  Parça tasarımları yapan ekipte olduğum için de arada bir fabrikaya uğruyor, kendimi, kaçamak gözüyle baktığım bu ufak gezilerle avutmaya çalışıyordum.  Parası da iyiydi gerçi. İçten içe sıkılsam da bunun sebebini kendim de bulamıyordum. Daha önceki işimden, aileme ve kız arkadaşıma uzak olduğum için ayrılıp buraya gelmeyi uzunca bir vakit düşünmüştüm. Oysaki kararım daha ilk günden belliydi. Yeni evim, ailem ve arkadaşlarıma yakın, oldukça güzel bir semtteydi. Lakin semtte pek vakit geçirmiyor her fırsatını bulduğumda kendimi sakin köşelere fırlatıyordum. Şehrin güneyinde bakir kalabilmiş bir sahil ve onu baştan sona dolaşan bir bisiklet yolu vardı. Bazı akşamlar orada, sevgilimle beraber, zakkum kokuları eşliğinde uzun yürüyüşler yapardım. Günler birbiri ardına sıralanırken, içimdeki gizli sıkıntı artık yeterince mayalanmış olacak ki ekşi tadını yüzümde göstermeye başlamıştı. Evet, günlerle aynı hızda sıralanamamanın verdiği sıkıntı artık somut bir hal almıştı. 

   Sahille bayırın arasında birkaç yüz metre anca var. Arada, ormanın içinden geçen yaban ve yaman bir yol. Çiçekler, kahverengi ve sert ağaç gövdelerine dönüşüyor burada; sessizlik duyulmamış seslere ve beden temas edilmemiş hislere bırakıyor kendini. Yabandan geçene, onu tadana yabancı denmesi tesadüf olmasa gerek. Kısacık bir yolu tüketmek için atılan yüz binlerce adım. Ufacık bir somurtuşu gizleyen kahkahalar. Aleyhte varolanın, yokluğun ormanında kayboluşu bu. Bu, yüz binlerce su damlasının becerip de yağmur olamaması; güneşin doğacağına olan ümidin yeşereceği toprağın yersiz yurtsuzluğu!

   Bir gece yine yürüyüşe çıkmışken gözüm gökteki yarım aya takıldı. Yarısı çöple kaplanmış bir banka oturup göğü izlemeye başladım. Ay o denli sarsılmaz ve parlaktı ki yarım olduğunu unutmuş gibiydi. Eşya, nasıl ezelden yerleşirse kendi gölgesine, ayın görünmeyen yarısı da ruhlarımızın hayaletleşen ve leşleşen kısımlarını aydınlatırdı belki de; çürüyüp kokmasın diye. Buna ruhla bedenin med ceziri denebilirdi belki. Ne de olsa ölüm, onların ayrılığı değil miydi? Neden başkalarının rüyalarında eriyen dirimimizin posasına tutunmakta ısrar ederiz? Başka evren, başka ev, başka insanlar… Tüm bunları düşünürken uzunca bir süre orada oyalandıktan sonra, uzunca süre oyalandığım diğer yolları düşünerek evin yolunu tuttum. 

   Ormandan çıkınca rahatladı. Arkadaşlarıyla sahilde buluşup ikindi denizine girmeyi planlamışlardı ancak güneş çoktan batmıştı. Umarım çok geç kalmamışımdır diye iç geçirerek yola koyuldu. Oysaki içimizdeki zaman çizgisel değil sezgisel akardı, geç kalmak yalnızca hiç varamadığımızda mümkündü.

   Şimdi yıllar geçti o günlerin üzerine, yaşım da otuzu da geçti. Bazen kızım ve oğlumla sahilde dolaşırken aklıma gelir, hele de ay yarılanmışsa, bir kapı aralanır sanki benden içeriye. Öyle bir kuyu, çıkmaz sokak ya da darboğaza değil, yabancısı olmadığım o yere. Toprağa, ateşe ve denize…

Oysaki içimizdeki zaman çizgisel değil sezgisel akardı, geç kalmak yalnızca hiç varamadığımızda mümkündü.

Yazı: Deniz Karakulak
Çizim: Zehra Çelik

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.