Uyanıyorum, saate bakıyorum, saat gecenin 3’ü. Her ne kadar halsiz hissetsem de kendime gelmeye çalışıyorum ve yatağımdan fırlıyorum. Çünkü asla geç kalmamam gereken bir işim var. Geç kaldığım her on dakika için günlük maaşımdan kesinti yapılıyor. Benim bir lirayı bile kaybetme lüksüm yok.
Sessizce hazırlanmaya başlıyorum. Parmak uçlarımda hareket ederek akşamdan hazırladığım kıyafetlerimi giyiyorum ardından mutfak tezgahının üzerinde duran bir dilim ekmeği bölerek yarısını yemeye başlıyorum, kahvaltı olarak.
Sonra birden aklıma geliyor: Bugün beş aydan sonra ilk tatil günüm. Diğer günlere nazaran biraz daha fazla uyuyabilirim. Bunu geç hatırladığım için kendime kızıyorum. “Akşamdan hatırlasaydın uykun bölünmeyecekti.” diyerek sessizce söyleniyorum. Ama her şeye rağmen duruma olumlu tarafından bakmaya çalışıyorum ve bunu işe gittiğimde de hatırlayabilirdim düşüncesiyle devam ediyorum. Üstümdekileri çıkarıp ütüsü bozulmasın diye, bir ayağı diğerlerine göre kısa olduğu için yamuk duran sandalyenin üstüne koyuyorum. Üzerine gelen hafif yük ile dengesini iyice kaybedip sallanmaya ve ses çıkarmaya başlıyor. Usulca onu durduruyorum ve yatağıma giderek tekrardan uyumaya çalışıyorum. Bu biraz zaman alıyor. İlk uyandığımda geç kalıyorum düşüncesiyle yaşadığım adrenalin, uykumu tamamen kaçırmış olsa da hissettiğim halsizliğe bir süre sonra yenik düşerek uykuya teslim oluyorum.
Ama kısa bir süre sonra tekrar uyanıyorum. İlk başta neden uyandığımı tam olarak idrak edemesem de daha sonra bir sesin beni uyandırdığını anlıyorum. Annemin kısa bir süre sonra kesileceğini düşündüğüm öksürüğü aralıksız bir şekilde devam edince yanına gitmem gerektiğini anlıyorum. Yer yatağımdan kalkıyorum ve yanına gidip nasıl olduğunu soruyorum. Bana cevap veremiyor. Cevabımı öksürük sesiyle alıyorum. Durumu gün geçtikçe daha da kötüleşiyor. Ben ise onun bu hallerini görmeme rağmen hiçbir şey yapamıyor oluşumun acısını çekiyorum. Bunu ona her ne kadar belli etmemeye çalışsam da beni tanıyor, biliyor. Kendimi kötü hissetmemem için elinden geleni yapmak istese de başarılı olamıyor hiçbir zaman. Ben sadece rol yaparak başarılı olduğunu hissettirip onu bir nebze de olsa mutlu ediyorum.
Yanında duran sürahiden bardağına su doldurup ona uzatıyorum. Titreyen elleriyle alıyor bardağı benim elimden. Ama düşürmeye çok yakın olduğunu fark edince bardağı altından kavrayarak onun tutmasına yardımcı oluyorum. Minik yudumlarla, yavaşça içiyor suyu ve biraz rahatlıyor.
Öksürük sesleri yavaş yavaş azalmaya başlayınca yatağına geri uzanıyor. Yükselttiğim yastığına koyduğu kafasını bana doğru çeviriyor ve hafifçe gülümsüyor. O gülümsemeyi yüzünden silmeden yorgun gözlerini ağır ağır kapatıyor. O tekrar uyumaya çalışırken ben de başında bir süre bekliyorum. Ağrılarından dolayı ara ara duyulan inleme seslerini, saçlarını okşayarak yatıştırmaya çalışıyorum. En sonunda nefes alışverişleri düzenli bir hal aldığında uyuduğunu anlıyorum. Ardından ben de yer yatağıma geri dönüyorum.
Sonraki saatlerde hiçbir ses olmuyor ve ben ilk defa rahat bir uyku çekiyorum. Bir iş yüküm olmadan, herhangi bir telaşım, koşuşturmacam olmadan aldığım bu uyku; sanki bütün yorgunluklarımı benden alıp götürüyor. Bunun vermiş olduğu huzur ile yatağımın karşısında bulunan duvar saatine bakıyorum, on ikiye bir var. Anneme bakmak için kalkıyorum. Yükselttiğim yastıktan düşmüş olan kafasını gördüğümde gülümsüyorum. Her ne kadar tatlı uykusunu bölmek istemesem de boynunun tutulacağını ve bir acı daha çekeceğini düşünerek onu uyandırmaya karar veriyorum. Alnına küçük bir öpücük konduruyorum. Hissettiğim şey ile irkiliyorum. Teni buz gibi… Öylece kalakalıyorum. Hızlıca kendime gelip onu uyandırmaya çalışıyorum. Hava soğuk olduğu ve evi ısıtamadığımız için üşüdüğünü düşünmek istiyorum. Bu yüzden kolundan tutup onu sarsıyorum. Uyanmıyor. En sevmediği şeyi yapıp üzerindeki tişörtü çekiştiriyorum, çıtını dahi çıkarmıyor. “Tişörtüm senden çektiği kadar hiçbir şeyden çekmemiştir.” diye beni azarlamaya başlayacak kadından tek bir nefes bile duymuyorum.
İşte o gün, o saatte, belki de daha öncesinde, annemin yatağında sessizce can verdiğini görüyorum. Ona sarılıp ağlıyorum; ama bir kişi bile sesimi duymuyor. Çığlıklardan daha hırçın olan haykırışlarım, bir kişinin bile kulağına ilişmiyor ve ben orada ölü bir beden ile saatlerimi geçiriyorum.
O günden sonra bir şeyi hiç sevmiyorum: “Saat on ikiye bir var” düşüncesini… Saatlere bakamıyorum, yeniden o saate denk gelirim diye. Evin annemin yattığı köşesine hiç ayak basamıyorum, tekrar o yatakta yatan ölü bedeni görürüm diye. Her gün işe gidiyorum, tatil beraberinde bir kötülüğü getirir diye. Ben o günden sonra o günün yaşattığı hiçbir şeyi tekrardan yaşayamıyorum. Ben, o günden sonra yaşamıyorum.
