Fritz Lang’ın yönetmenlik koltuğunda oturduğu, 1927 yapımı Metropolis filmi, sinemadaki Alman ekspresyonizminin mihenk taşlarından sayılabilecek filmlerin başında gelmektedir. Kısaca filmin konusu bir distopya tasviri olarak; Metropolis kentini, sanayi devrimini, gündelik hayatın sosyolojik ve kültürel tartışma konularını sembolik ve analojik bir dille ele almaktadır. Ana şehir anlamına gelen Metropolis’de; yeraltında yaşayan işçiler ve yerin üstünde sefa çeken evlatlar kulübü denilen iki farklı sınıf arasındaki çatışmayı, Freder isimli bir protagonistin bu duruma karşı olan isyanı üzerinden hikâye sunmaktadır. Freder; metropolisin kurucusu, totaliter bir yönetici ve monopolistik bir anlayışla şehir üzerinde hakimiyet kuran Joh Frederse’nin oğludur.
Metropolisin hikayesi ve üretim süreci kendi zamanı, mekânı içerisinde incelenmesi gereken özel filmlerden biridir. Bunun nedeni 1927 yılında gösterime giren film, 1. Dünya savaşından mağlup çıkmış Weimar Almanya’sının ve sanayi devriminin Avrupa’da etkisini en net hissettirdiği işçi hakları, sermaye, endüstrileşme ve makineleşme gibi kavramların hem sanatta hem de diğer alanlarda kendini hissetirdiği dönemlerde yapılmış olmasıdır. Weimar Almanya’sının o zamanki konjonktürü, mağlup bir devletin yeniden ayaklanması ve bilim, sanat ve felsefe gibi alanlarda yenilikçi, cüretkâr işlere açık olmasıydı.
Metropolisin bir diğer unsuru da sinematografik mizansenleri ve sahne/dekor kurgusundaki ilham verici olan tasarımlarıdır. Döneminin önde gelen set tasarımcılarından Erich Karl Heinrich Kettelhut ve görüntü yönetmenlerinden olan Karl Freund birlikteliği ile yaratılmıştır. Metropolisin, şu an elimizde olan yeniden düzenlenmiş hali 2012 yılında tekrardan seyirci ile buluşmuştur. Orijinal süresi 153 dakika olan film, 1932 yılında uğradığı sansürler ve kesimlere nedeniyle 91 dakikaya düşen versiyonu ile seyircinin karşısına çıkmıştır. 2008 yılında Buenos Aires’te bulunan orijinal kopyaları düzenlenerek ve özellikle orijinal müziklere sadık kalınarak 2012 yılında tekrar yayınlanmıştır. Hala bazı eksik sahneleri olsa da günümüz teknolojileri ve ara sahneler ile seyirciye hikâye akışını bozmayan bir deneyim yaşatılmaya çalışılmıştır.
Mekânın etkileri dönemin modernist anlayışı içerisinde tasvir edilmiştir, film boyunca makineleşmiş, tarihsellikten arınmış, standartlaşmış yapılar kent siluetini oluşturmaktadır. Metropolisin mimarisinin genel görüntüsündeki tarih ile bağlarının kopartılmışlığı, onu doğrudan modern mimari hareketin alanında değerlendirilmeye itmektedir. İşçiler kente enerji veren dev jeneratörü tahrip ettikten sonra flaşların gökyüzünü aydınlatması, kentin arızalandığında kendisini imha etme yetisine ve aklına sahip bir makine olarak işçilerin kanlarından ve etlerinden beslenen bir canavar olduğunu sembolize etmektedir, yani işçilerin ilahileştirilen kapitalist sistem için yalnızca bir kurban olduğu söylenilebilir. Tek tip gökdelenler ve kenti boydan boya saran otoyollar insan davranışlarını da tek tipleştirmektedir. Aynı zamanda yer yüzünde gördüğümüz tep tip asillerin giyimi ve kullandıkları araçların benzerliği kent tasarımındaki benzerlik ile paralel ilerlemektedir.
Bu sahne ile seyirciye anti-kapitalist bir kanı aktarıldığı düşünülebilir ki tüm film boyunca bunun örnekleri ve yer yer göze çarpmaktadır ancak bu tamamen yanlış bir okuma olur, film ilk açılış cümlesinde dediği gibi “eller ile aklın arabulucusu kalp olmalıdır” diyerek aslında daha orta yolcu, işçi ile işvereni bir ortak bir noktada buluşturan bir son tahayyül etmektedir. Burada Freder karakterine yüklenilen kalp mefhumu aslında devletin arabuluculuğu gibidir, bu yüzden arabulucu kelimesine özellikle dikkat çekmekte fayda var.
Her şey bittiğinde ve işçiler ile işveren bir araya geldiğinde sahneye kurtarıcı, arabulucu, Freder çıkar Metropolis’in tanrısının oğlu işçi sınıfı ve kapitalizm arasında kalp olarak bu sistemin devam etmesini sağlamaktadır. Marksist bir okumayla aslında üretim değerine atfedilen işçi, bulunduğu sistemin kölesidir ve bundan ayrılamaz eğer bir devrim söz konusu olur ise bu sadece sınıfsız bir toplum ile mümkün olabilmektedir diyen Marx’ın savına karşı söylenilen bu son söz aslında devlet aracılığı ile işçilere verilecek sosyal haklar sayesinde kapitalist faydanın devamlılığına ve önemine vurgu yapar. O yüzden Metropolis tamamen kapitalist bir propaganda amacıyla elitist bir tabakanın ürünüdür diyebiliriz kendine yabancılaşan işçinin ne kadar çok çalışırsa o kadar çok ödüllendireceğini söyleyen ve buna sıkça yer veren film en sonunda işçilerin yerinin makinelerin başında olduğu eğer yönetici sınıf olmaz ise bir felaket olacağını gözler önüne serer. Metropolis’in tutumu asla eşitlik ve adalet gibi mefhumlardan ileri gelmez, demokratik bir toplum düşü veya projeksiyonu değildir onun söylediği sınıfsal bir toplumda asillerin rahatı için işçi sınıfının varlığının korunması ve bunun kalp denilen soyut kavram ile içinin doldurulmasından başka bir şey değildir. “Akıl ve el birleşmek istiyor ama bunu yapacak yürekleri yok. Ah arabulucu, onlara birbirlerine giden yolu göster. Eller ve aklın arabulucusu kalp olmalıdır.” sözleriyle de bunun tekrar altını çizer.
Eğer Metropolis kendi zamanı içinde bugün içinde çok yenilikçi ve çoğu şeyin ilkini sinemaya aktaran bir film olmuştur özellikle sessiz sinemada vurgulaması güç olan karakter duyguları ve sahnenin atmosferini abartı bir oyunculuk ve makyaj ile sağlayan film sahip olduğu oyuncuların (Gustav Fröhlich, Brigitte Helm, Alfred Abel, Rudolf Klein-Rogge) hem absürd hem de sahnedeki olayları en iyi şekilde yansıtabilecek metottu seçmeleri oldukça etkileyici bir deneyim ortaya çıkarmış. Tabi ki de oyunculuğun yanında filmin sahip olduğu klasik ve ilahi melodilerin bir arada kullanılması sahnenin barındırdığı gerilim ve duygu durumuna göre izleyende büyük bir etki bırakıyor yer yer yükselen ritimler ve müziğin sesi sadece sahne için değil metropolisin o distopik gelecek tasviriyle de birebir uyuşan bir uyum ortaya çıkartmaktadır.
Sonuç olarak Metropolis Modern bir başyapıttır, günümüzün sinema algısından çok farklı bir yerde duran film sanatın harekete geçirici ve öğretici yaklaşımıyla sadece kendi dönemi için yenilikçi değil günümüzden bakıldığında bile herkes için bir ders niteliğindedir. Fritz Lang’ın ustalıklı yönetmenliği sayesinde farklı türlerin bir arada bulunduğu, geleceğe dair güçlü tasvir ve öngörülerin olduğu sadece lineer bir hikâye anlatımı ile değil barındırdığı dini alegoriler ve sembolizmler ile gösterdiğinden fazlasını anlatan bir şaheserdir. Sessiz film olarak bile merkezine aldığı insani çatışmalar ve toplumsal şartların üzerine oldukça büyük sözler söylemekte ve yarattığı dünyası ve sahneleri ile izleyiciyi perde karşısında eşsiz bir deneyimle baş başa bırakmaktadır.

