New Orleans geceyi soluyordu. Kanlı dolunayın esintisiyle caddelerde savrulan gecenin kırıntıları, büyülü Fransız dualarının etkisiyle eski ritüellerin küllerini taşıyordu. Yağmur henüz yağmıyordu fakat puslu ve buğulu atmosferiyle şehri çoktan karanlık bir perdeyle örtmüştü. Kadim yüzyılın zaman döngüsünün içinde hapsolan şehir, bilinmez kader ağının ince çizgisinde olmuşlara ve olacaklara adeta meydan okuyordu.
Yükselen caz müziğin doğduğu bu şehir Mardi Gras karnavalına her sene olduğu gibi bu sene de ev sahipliği yapacaktı. Turistlerin odak noktası olan bu karnaval, caddelerden taşan insan kalabalığını şehrin bir ucundan diğer ucuna caz müziğinin büyülü esintisiyle taşıyordu adeta. İnsanların yüzlerindeki birbirinden ürkütücü, büyülü ve kocaman maskeler de bu dar ve taşlı sokakların ruhlarında her seferinde yeni bir caddeye kapı aralıyordu.
Kalabalığın arasında kaybolan genç kadın, yüzünü usulca okşayan şehrin ılık esintisinin büyüsü altına bıraktı. Halinden pek bir memnun görünen bu kadın, taş sokaklı caddenin derzlerine takılan topuklusuna aldırış etmeden müziğe eşlik ediyordu. Vücudunun kıvrımının her bir ritminde trompet partisyonuna ince bir dokunuşla selamlıyordu. Çevreden gelen elleri kırmadan, yüzüne takındığı nazik gülümsemeyle zarifçe kalabalığa eşlik ediyordu. Genç kadın, New Orleans’ı örten karanlık ve soğuk perdeyle göz göze gelince zamanın nasıl geçtiğine anlam veremedi. Dengesini sarsan topuklusuna takılan irili ufaklı taşlardan dolayı çevreden birinin uzattığı ele tutunarak toparlanmaya çalıştı. Parmaklarında sıralı yüzükler dizili bu el, bileğindeki tuhaf dövmeyle akıl almaz bir sanat eserinin dahiyane yaratıcısıymış edası veriyordu bu yabancıya. Başını kaldırdığında donuk ve ifadesiz gözlerle karşılaştı. İçinde tuhaf bir karıncalanma oldu. Belki de tüm bu olanlar elindeki konyağın etkisiydi. Kim bilir? Mahcup bir ifade takınarak başını öne eğdi. Sanırım bu şekilde kızaran yüzünü saklamayı tercih etti. Teşekkür ederek arkasına bakmadan oradan uzaklaştı. Biraz soluklanmaya ihtiyacı olduğunu hissetti. Kalabalıktan sıyrılarak kendini sarı sokak lambasının gölgesinin titrediği French Quarter’ın ara sokaklarından birine attı. Adımlarıyla cazın büyülü esintisinden uzaklaşan genç kadın, yüzüne çarpan rüzgârın zarif tınısıyla nefes alabildiğini gecenin sonunda hissedebiliyordu. Uzaklarda titreyen gaz lambasının altında eski, turuncu bir dükkân gördü. Eski binanın tabelası zar zor seçilebiliyordu. Harflerin bazıları silinik ve yıpranmıştı fakat hala Fransızca ismi okunabiliyordu: Le Murmure Des Cartes.
Eski bir Voodoo dükkânıydı. İçinde ayaklanan merak duygusu sanki tüm vücudunu kamçılıyordu. Bu mistik şehre adım atmadan önce, araştırma tezinin canlı örneklerinden birini gözlerinin önünde bulacağını tahmin edebilir miydi? Derin bir nefes aldı. Kapının üstünde duran minik çanın çıkardığı tiz ve boğuk sesle ürperdi. Sanki bu bir davetiye değil de ilahi bir uyarı gibiydi. İçeri girdiğinde havaya yayılan bitki karışımlarının ağır kokusuyla yüzü ekşidi. Kurutulmuş otlar, adaçayı tütsüsü, eski kitaplar… İçeriye sığamamış, raflardan taşan ve parmak uçlarına kadar gelen bu büyülü atmosfer, sanki bu mekânın her bir adımda duvarlarda yankılanan ritmini sayıklıyordu. İçeri girer girmez, vitrinin köşesinde cam bir dolap yer alıyordu. Sıralı ve kim bilir hangi yüzyıldan kalma anlam veremediği cam kavanozlara doldurulmuş tuhaf bitkileri inceledi. Çekinerek eline aldı. Üstünde kalan tozlu kum tanelerini üfledi. Ufak bir esintiyle hepsi zamana karıştı. Cam kavanozlardaki yarı silinmiş etiketleri zar zor okudu. Adamotu, pelinotu, defne yaprağı, patchouli… Anlam veremedi. Arkasını döndü. Gözleri karşısında duran kitap raflarında gezindi. Kurutulmuş otlardan, ağaç kabuklarından, çürümüş hayvan derisinden yapılma kabartma sanatıyla işlenen daha nice eser, genç kadının gözlerinin önüne dizilivermişti. Her sayfanın kapağı zarif ve ince bir işçilikle adeta titizlikle örülmüştü. Gözleri, hayranlıkla rafların arasında bir gezintiye çıktı. Birkaç kavanozun yanına iliştirilmiş en alt rafta duran deri kaplamalı bordo renkli eski bir kitap dikkatini çekti. Üstünde mühürü andıran solmuş bir imge ve etrafında spiral sembolü vardı. İçindeki ateşi körükleyen bu kitabı almak için yeltendiğinde fark etmemiş olmalıydı ki, yanında duran cam kavanoza eli çarptığında kavanozdan geriye eser kalmamıştı. İçindeki kan kırmızısı sıvı, ahşap zeminle buluştuğunda kavanoz da yerle bir olmuştu. Dükkâna yayılan çürük paslı bir demir kokusunu aratmayan, boğazına gölge gibi oturan bu koku karşısında yüzü buruştu. Biraz önce rafta olan kitap, sabahın ilk saatlerindeki bir denizin temiz berraklığını aratmayacak şekilde ayaklarının önüne serilmişti. Aralanmış kaderinin tozlu sayfalarının içinde solgun bir yazı gözüne çarptı:
“Le monde est un rêve dans un rêve.” (Dünya, rüya içinde rüyadır.)
Dudaklarının arasında tekrarlanan bu cümle sarı loş ışığın altında titreyen köşede yankılandı. Rafların ardında, yaşı bilinmez fakat talihsiz zamanın izlerini yorgun göz altlarında ve kırışmış cildinde hatıralarıyla taşıyan yaşlı bir kadın göründü. Boynunda kurumuş otlardan sarmal bir zincir örülüydü. Sarmalın ucundaki ay sembolü doğal taşların mistik zarafetine kucak açıyordu. Gözlerindeki ışıltı da boynunda taşıdığı ayın parlak ezgisini aratmıyordu. “Bu sözü yalnızca ruhu uyanmak üzere olanlar duyabilir.” Sesi yumuşak ama bir o kadar da sarsıcıydı. Sanki omuzlarında bu kelimelerin ağırlığından daha fazlasını taşıyordu. “Beni takip et. Soruların varsa sor. Ama hatırlatmalıyım ki, bazı soruların cevabını yalnızca uyandığında alabilirsin.” Genç kadın adeta hipnotik telkindeydi. Yaşlı kadını takip etmeye başladı. Ayaklarının onu nereye götürdüğünden bihaber bedeni, buraları çok iyi bildiği hissiyatına kapılan ruhuyla savaşmaya yeltenemeyecek kadar telaşsızdı. Adeta elindeki kırışmış beyaz bayrağı teslim etmişti önünde yürüyen yaşlı kadına. İçeri girince onları altın sarısı motiflerle işlenmiş siyah duvar halısının örttüğü bir kapı karşıladı. Kapı açıldığında gözleri, tam karşısında duran ahşap masa ve sandalyeyi zar zor seçebildi. Bir mahzen edasıyla gölge düşmeyen oda, karanlık sırları fısıldıyordu duvarlarda yer alan fresklerde. Yaşlı kadın altın şamdanlarla çevrelenmiş masanın etrafındaki mumları teker teker yakmaya koyuldu. Biraz daha gecikse bu görkemli gösteriden mahrum kalacağını hissetti genç kadın.
Yaşlı kadının parmakları, ortasında spiral bir imge işlenmiş, zarif el işçiliğiyle dikilmiş mor kadife kesenin içinde, sanki yaşamın tüm gizlerini saklamaya ant içmiş kartları aradı. Masaya dizer dizmez usulca parmak uçları kartların üstünde bir gezintiye çıktı. Her bir dokunuşunda atmosfer biraz daha ağırlaşıyor, mumların alevleri gölge düşmeyen odada dans ediyordu. Biraz önce vücudunda hissettiği caz müziğin kıvrımlarında ahenkle dolaştığı saatleri anımsadı. Sahiden şu an neredeydi?
“Gözlerini kapat. Ruhun zaten yol gösterecek sana.” Üç kart seçti. İlkini açtı ve kader kaybolan sayfaların arasında ince işçilikle kendi yolunu örmeye başladı.
“İlki… Kader çarkı. Bu bir son değil, başlangıç. Seçim vakti geliyor. Unutma, kader bazen karanlık bir odanın en ücra köşelerinde usulca fısıldayan bir yankıdır. Çünkü onun sesini duyurmaya ihtiyacı yoktur.”
İkinci kartı çevirdi: Asılan adam (Ters).
“Dur! Bu bir eşik belki de bir araf… Olmuş ve olacakların çizgisinde sahnelenen gösterişli bir oyun. Ama ne acı bir ihtişam… Çünkü nice büyük zaferler, en ihtişamlı kaybedişlere ev sahipliği yapar.”
Son kart: Ay. Gülümsedi.
“Ne büyük yanılgı! Ay ışığı, geceyi aydınlatmaz; sadece karanlığın adımlarını güçlü bir şekilde saklar. O yüzden unutmamalısın, sana uzatılan her el dost, her gölge de düşmanın değil. Bazıları sadece senin bir yansımandır.”
“Bir zamanlar geçmişini gömdüğün kartların fısıltısı bunlar, onları duyuyor musun? Seni çağırıyorlar. Unutma, yüzleşmekten kaçtığın her seferde geçmişin kollarında değil kaderin bitmek bilmeyen bir rüyasında gözlerini açacaksın.”
Masada duran kum saatiyle gözleri buluştuğunda bir terslik olduğunu hissetti. Havada savrulan kum tanelerini yakalamaya çalışırken serçe parmağında bir tanesinin açtığı küçük kesiğin acısıyla irkildi. Odaya yayılan adaçayı ve perçem otunun keskin kokusu sanki veda eder gibi usulca genç kadından uzaklaşırken bu etkileyici kokunun onda bıraktığı büyülü hisleri düşünmeden edemedi.
“Triskelion.” dedi akıl almaz bir sanat eserinin dahiyane yaratıcısıymış edası veren yabancı adam, sıralı yüzükler dizili eliyle bileğindeki tuhaf dövmeyi göstererek. Genç kadın, başını kaldırdı. Karşısında duran sıcak ve insanın ruhunun ötesini görebildiğini hissettiren bir çift gözle buluştu. İfadesiz bir şekilde, yabancının sanki yaşamın tüm gizlerini saklamaya ant içmiş dudaklarından dökülen sözcükleri yakalamaya çalıştı.
“Kimileri için zamanı simgeler: geçmişi, şimdiyi ve geleceği. Kimileri içinse insanın doğasını: beden, zihin ve ruh. Şamanlar için kutsaldı; hareketin, dönüşümün ve ruhsal evrimin simgesiydi. Ama en önemlisi…” dedi adam, Triskelion’un çizgilerinde parmağıyla bir gezintiye çıkarken.
“Ne kadar yol alırsan al, yolun sonunda yine kendine döneceğini hatırlatır sana.”
Yabancı adam, sessizce bir adım attı kadına doğru. Ay ışığının altında solgun yüzüne düşen bir tutam saçı nazikçe kulağının arkasına yerleştirdi. Parmaklarının dokunuşu, New Orleans’ın kanlı dolunayının esintisinde savrulan gecenin kırıntılarının, havada bıraktığı izler gibiydi. Ardından, sesi neredeyse bir rüzgâr gibi keskin ve ürperticiydi, kulağına fısıldadı:
“Çoğu ziyaretçi için sadece birkaç spiralin oluşturduğu anlamsız bir şekil… Ama bazı misafirler için, bitmek bilmeyen bir gecenin sonunda nefes almak üzere girilen o dar ara sokağın ta kendisidir.”
