2026
No 14

Kimse Yok

  Duraksız yolculuğumun yorgunluğu varışımın izlerinin görünmesi ile gitgide azaldı, köyün girişine ulaştığımda ise neredeyse kaybolmuştu. Girişte bir zamanlar köyü hoş gösterme çabası ile dikilmiş bir karşılama tabelası vardı. Tabeladaki yazılar da tıpkı bu çaba gibi silinmişti. Bir zamanlar ne anlattığını anlayabilmek şu an imkansızdı. 

İki yanındaki seyrek ve bakımsız yapıların eşlik ettiği toprak yolu takip ederek köyün derinlerine ilerledim. Yolda ilerledikçe binaların sıklığı artıyor, sık dizilen binaların bakımsızlıkları hep bir ağızdan bağırıyordu. Nihayet meydana ulaştığımda beni kuru bir havuzun üzerindeki soluk heykel karşıladı. Havuzun ortasından yukarı uzanan, işlemeleri aşınmış bir sütun ve sütunun ucunda kanatlarını gökyüzüne açmış, kireçtaşından bir kuş…

Bir süre meydanı inceledim, bir yandan da bilgi edinebileceğim birilerine rastlamayı umdum. Fakat köy, tıpkı meydanındaki heykel kadar sessiz ve donuktu. 

Gece çökmeden kalacak bir yer bulmak istiyordum, yönümü köyün öbür ucuna çevirdim. Yavaş adımlarla ilerlerken bir yandan hâlâ etrafıma bakınarak birilerine rastlamayı umuyordum Fakat köy sanki terk edilmişti. 

Henüz meydanın öbür çıkışına gelmiştim ki durdum. Tam karşımdan bana doğru bir kadın yavaş yavaş geliyordu. Benzi köyün toprak yolu ile aynı renk olan kadın öylesine soluktu ki neredeyse onu göremeyecektim. 

Bir deri bir kemik kalmış, bir zamanlar kahverengi olduğunu tahmin edebildiğim elbisesinin içerisinde kaybolmuştu. Ayaklarını sarfedebileceği en az güç ile yere sürüyerek yürüyordu. Başı hafifçe sol omzuna doğru eğilmişti ve solgun yüzündeki ifade, hayatın bu kadından çekilip alındığını söylemeye yetiyordu. Derisi, sivrilmiş elmacık kemikleri ile çenesinin üstünde gerilmişti ve hafifçe araladığı dudaklarında yer yer yaralar görünüyordu. Sesimi işittiğinde yalnızca birkaç saniyeliğine bana çevirdiği gözleri, tekrardan önündeki yola döndü. Bu süre içinde adımlarını durdurmamıştı. Hatta öylesine güçsüz görünüyordu ki belki kendi adımlarını durduracak gücü bulamamıştı. 

“Hanımefendi!” 

Şimdi birkaç adım arkamda kalan kadın, ona seslenmemle tekrardan kısa bir süreliğine bakışlarını bana yöneltti. Ben ondan bir yanıt bekliyorken o, nihai doğrultusu kabul ettiği toprak yola geri döndü ve ayaklarını sürümeye devam etti. 

“Durun lütfen. Bu köyde kalacak bir yer bulmam gerek!”

Birkaç adım daha uzaklaşmış olan kadın artık sözlerime tepki vermeyi bırakmıştı. Bu, benden ürktüğü ya da çekindiği için değildi. Sanki birisi onun bu dünya ile bağlarını koparmıştı. Onunla konuşmanın imkansız olduğuna karar vererek bir başkasını bulma umudu ile yoluma devam ettim.

Henüz meydana yakın olduğumdan etrafta hâlâ bitişik sayılacak derecede yakın evler vardı. Bu köye dair ilk izlenimimden sonra bu evlere ve içindekilere yönelmek isteyen bakışlarımın merakını dindirememiştim. 

Eski evlerin yer yer sıvaları dökülmüş, çatıları iç içe geçmişti. Kimi pencereler kırılmış, kimisi örtülmüş ve kimi de açıktı. Bakışlarım açık olanlardan içeri sızıyordu. İncelediğim birkaç evde tek görebildiğim boş odalar ve eskimiş eşyalardı. Neredeyse artık bu evlerde kimselerin yaşamadığını düşünecektim ki en son gördüğüm ev ile durumun böyle olmadığını anladım. Yalnızca penceresinden içeri sızan günün son ışıkları ile içeridekileri görmenin mümkün olduğu evde tıpkı diğerleri gibi boş bir salon ve eskimiş, soluk renkli desenlere sahip bir koltuk; diğerlerinden farklı olarak ise  koltuğun tam ortasında hareketsiz oturan bir adam vardı. 

Fakat bu evin asıl dikkatimi çeken özelliği içeriden gelen kokuydu. Neredeyse yolun başından beri haberdar olduğum bu kokunun kaynağının burası olduğuna emindim. Adama baktım, tam ortasında oturduğu koltukta o kadar uzun süredir gömülü olmalıydı ki koltuk artık şeklini kaybetmişti. Hafifçe yana eğik ve kambur duruyordu. Karnında ve kollarında garip şişlikler varken yüz kemikleri ise tıpkı az önce rastladığım kadınınkiler kadar belirgindi. Siyah saçlarının bir kısmı dökülmüştü ve araladığı ağzından sesli sesli soluyordu. Donuk, rengi solmuş gözleri ise hemen önündeki zemine dikilmişti. 

Biraz daha yaklaştığımda adamın bakışlarının varış noktasını görebilecek konuma gelmiştim. Zeminde dümdüz uzanan, çevreden ise bir süredir bu dünyadan uzakta olduğu anlaşılabilen bir kadın bedenine bakıyordu. 

Penceresinin önünde duran ve ona tıpkı bir hayalet görmüş gibi bakan adamı gördüğünde bakışlarını onun üzerine dikti. Hareketleri yavaş ve yorgundu. Bakışları ise üzerimi çabucak terk etti. Bu adam sanki orada olduğuma inanmıyordu, ben yalnızca zihninin ona oynadığı bir oyundum!

Yardım çağırmayı düşündüm, içerideki kadın kesinlikle ölmüştü. Nihayet bedenimi hareket etmeye ikna ettiğimde aceleyle sokaktaki evlerden birinin kapısına koştum. Titreyen ellerim kapıya belki de kesik kesik, onlarca kez vurmuştum fakat ses yoktu. Ardından başka bir eve, ve bir başkasına, başka bir kapıya ve de bir pencereye. 

Belki de benden korkmuşlardı. Köylerine giren yabancı bir adam sokaklarında koşuşturup kapılarını çalıyordu, bu onları korkutabilirdi. Kendimi bir nebze olsun sakinleştirdikten sonra önümdeki kapıyı ellerim titremeden çalabilmiştim. Bir süre bekledim, ardından seslendim. 

“Kimse var mı?” 
Rüzgarınkinden güçlükle ayrılan ses yanıtladı. 
“Yok.”
“Lütfen, yardım etmeniz gerekiyor! Bu sokaktaki evlerden birinde ölü bir kadın gördüm!”
“Kimse yok.” 
Sesin “kimse yok” demesi sanki yalnızca beni oradan göndermek için değildi. Sesinde henüz anlayamadığım bir yorgunluk, pes etmişlik ve melankoli vardı. Sanki bana haber veriyordu, “kimse yok”.
“Oradasınız işte, duyuyorum sizi!” 
Ses yok. Pes ederek kapının önünden ayrıldım. Neler olmuştu bu köyde? Bir salgın hastalık, doğal afet, savaş? Sanki insanların ruhları sökülüp alınmıştı. 

O an bu sokağa girmeden önce karşılaştığım kadını anımsadım. O, diğer insanların aksine evinden çıkmıştı ve bir yere gidiyordu. Onu bulup yardım istemeyi tekrar denemeliydim. Aceleyle geldiğim yoldan meydana doğru koşmaya başladım. Meydanın öbür ucunda, toprak zeminden güçlükle ayırt edilebilen kadını görebilmiştim. Kepenkleri indirilmiş ve bir süredir kapalı olduğunu tahmin ettiğim bir dükkanın önünde duruyordu. Hızla ona doğru koştum. 

“Lütfen, bana yardım etmeniz gerek!” 

Bir elini hafifçe dükkanın kepengine uzattığını fark ettiğim kadın, sanki derin bir uykudan uyanmışçasına sarsıldı ve gözlerinin ışığı bir kez daha söndü. Uzattığı eli tekrardan vücudunun yanında cansızca sallanırken avucundaki birkaç metal para yere yuvarlandı. Ben hâlâ bir yanıt beklerken kadın tıpkı diğer herkes gibi beni bir kez daha görmezlikten gelerek arkasını döndü. Fakat artık buna dayanamıyordum. Bu köyde bir şeyler olduğu su götürmezdi fakat bırakın yardım istemeyi, kimseyle konuşamıyordum bile! 

Kadın tam uzaklaşmak üzereyken ileri atıldım ve onu kolundan yakaladım. 

“Neler olduğunu söyleyin bana!” 
Dehşete kapılan kadın onu tuttuğum anda çığlık atmayı denedi fakat sesi rüzgarınkinden daha güçlü çıkmadı. Kuru boğazı ses çıkarmasına engel oluyordu, yalnızca fısıldayabildi. 
“Delirmişsiniz siz.” 
Kolunu kurtarmayı denedi fakat bir çalı kadar güçsüzdü. 
“Ne oluyor bu köyde? Neden herkes beni görmezden geliyor?” 
Kadının bakışları da tıpkı o adamınkiler gibi, benim bir hayalet olduğumu varsayarak üzerimden uzaklaştı. 
“Siz deli bir adamsınız.” 
“Neden deli olayım?”
Kadın fısıltıyla konuşurken bir yandan da güçlükle kolunu benden kurtarmaya çalışıyordu fakat bir cevap alana kadar gitmesine izin vermeye niyetim yoktu. 
“Var olmayan insanlarla konuşuyorsunuz. Delilik bu.” 
“Bu da ne demek?” 
Kadının söylediklerini anlamakta zorluk çektim. Belki de bu köyde gerçekten de bir salgın hastalık vardı ve bu insanların zihinlerini etkilemişti. 
Kadın bir süre tereddüt ettikten sonra tekrardan fısıldadı.
“Gidin, şu tepeye çıkın, o size öğretsin.”

Bir dal parçasını andıran parmağın işaret ettiği yere baktım, köyün hemen yanındaki tepeyi işaret ediyordu. Üzerinde ise daha önce fark etmediğim beyaz bir konak vardı. Aradığım cevabı bulabileceğimi hissettim. 
Ben kolunu bıraktığımda kadın neredeyse yere kapaklanacaktı. Bir kez daha yüzüme bakmadan ayaklarını yere sürüyerek geldiği yoldan geri döndü. 
O tepeye çıkacaktım. Çok yüksek değildi, hava kararmadan orada olurdum ve sahibinden geceyi orada geçirmeyi rica edebilirdim. 

Ölü köye geri dönmeden tepeye doğru yola koyuldum. Hava soğudu, rüzgar hızlandı. Alacakaranlık köyün üzerine çöktüğünde konağın merdivenlerini görebiliyordum. Beyaz konak, ona güzelliğini veren mermer sütunlar ve heykeller ile donatılmıştı. Konağın güzelliğine karşın etrafındaki ağaçlar ve çalılıklar oldukça kötü bir durumdaydı. Pek çok ot çevirmişti etrafını.

Konağın iki kanatlı kapısına yanaşarak birkaç kez vurdum. Tıpkı diğer tüm evler gibi, sessizlik… Fakat artık bu tepeye çıkmıştım ve pes etmeye niyetim yoktu. İçeride birinin olmadığına ikna olana kadar şansımı deneyecektim.

Tam o sırada kapının kilitli olmadığını fark ettim. Tüm gücümü kullanarak ittiğimde ise kapı açılmıştı. 

Konağın içi de tıpkı dışı gibi bembeyazdı ve ona ferahlık katan eşyalar ile donatılmıştı. Kapının hemen karşısında yukarı uzanan geniş bir merdiven, onun arkasında ise gördüğüm en büyük salon duruyordu. Kapıyı arkamdan kapatarak içeri girdim. Merdivenin yanından dolaşarak pahalı görünümlü salona bir göz attım fakat evin sahibi bu kattaymış gibi görünmüyordu. Merdivenlere yöneldim. 

Üst kat nispeten daha küçük fakat tıpkı salon gibi ferah ve pahalıydı. Yağlıboya tabloların süslediği koridordaki kapılardan yalnızca biri hafifçe aralıktı. Şansımı bu kapıda deneyecektim. 

Kapı kolayca açıldı ve arkasındaki mütevazı boyuttaki çalışma odasını ortaya çıkardı. Odaya ilk bakışımda dikkatimi çeken duvarlarını boydan boya saran kitaplık olmuştu. İkinci fark ettiğim ise hemen odanın sağındaki çalışma masasındaki yaşlı adamdı. Beni gördüğünde başını okuduğu kitaptan kaldırmış ve oturduğu yerde doğrulmuştu. Boynuna kadar inen uzun, beyaz sakalının ardındaki yüz; pek çok anlamlı yılın izlerini taşıyordu. Önce yaşlı adam konuştu. 

“Duymuş olmalısın, kimse yok.”
“Neden?” 
“Gel, anlatayım sana.” 
Oturduğu yerden kalktı, odayı saran kitaplığa yöneldi. Ve anlatmaya başladı. 

Sözcüklerinde fiziğin, doğanın ve felsefenin büyüsünü ustalıkla kullanan bu yaşlı bilgeyi dinledikçe pek çok farklı aşamadan geçtim. Önce sığ zihnim onu reddetti. Sözleri yalnızca hayattan uzak bir terimler ve kurallar karmaşasıydı. Ona yalnızca bir gezgin olduğumu açıklamamla adam sözlerini temele indirerek en baştan başladı. Tıpkı küçük bir çocuğa öğretmenlik yaparcasına sabırlı ve dikkatliydi. Büyük düşüncesini telkin ederken örnekleri bol bol kullanıyor, düşüncelerinin her bir parçasının zihnime sağlam bir temel ile yerleşmesine özen gösteriyordu. O bana daha çok anlattıkça, daha az anlıyordum. Tüm bu anlattıklarının bir delilik olduğunu söyleyerek adama çıkıştım, o ise sabırla dinledi. Ardından sözlerimi, düşüncelerimi bir bir çürüttü. Öylesine titiz ve dikkatliydi ki zihnimde en ufak bir “yanlış” düşünce bırakmıyordu. Ona inanmaya direndim fakat bu imkansızdı. Adam öylesine doğruydu ki onun tanrı olduğunu bile düşünebilirdim. Bir süre daha sonra zihnim bu “doğru” düşüncelere karşı çıkamayacak hale gelmişti. Anlattıklarında ve teorilerinde tek bir boşluk, tek bir yanlış yoktu. Ve benim bunları kabullenmekten başka şansım kalmamıştı. 

Adam gün ağarırken odadan çıktı. Gökyüzüne baktım, görüntü tıpkı bir resim gibiydi. Köyün ölü evlerini, günün ilk ışıklarının aydınlattığı ağaçları ve tepeleri, bulutları ve ışık huzmelerini oluşturan fırça darbelerini seçebiliyordum. Ardından yavaş adımlar attım geriye. Her bir adımımda manzara resminden, resimdeki yeni doğan güneşten ve kapana kısılmış dünyadan daha da uzaklaşıyordum. Her bir adımımda resmin kapladığı alan azaldı ve asılı olduğu sonsuz duvar açığa çıktı. 

Artık öylesine uzaklaşmıştım ki resim, sonsuz resimlerin asılı olduğu duvarda ancak bir noktaydı. Ardından tüm resimler bir oldular, birbirlerine karıştılar ve siyaha döndüler. Yalnızca duvardan sonsuz uzaklıktaki ben kalmıştım. Hayır, kimse yoktu. 

“Kimse yok.” 
Sesin “kimse yok” demesi sanki yalnızca beni oradan göndermek için değildi. Sesinde henüz anlayamadığım bir yorgunluk, pes etmişlik ve melankoli vardı. Sanki bana haber veriyordu, “kimse yok”.
“Oradasınız işte, duyuyorum sizi!”

Yazı: E-0
Çizim: Harun Çağatay

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.