2026
No 13

Kar

   Su yatakları kuruduğunda göçmen kuşlar uğramaz olur, incirler kesildiğinde incir mevsimi unutulur. Binalar boşalır ve gözler donuklaşır, yağmurlar saldırır kimsesi kalmamış duvarlara. Savaşın yüzlerde kurduğu yerleşke çarpık ve gölgeden kolonlara yaslanmış, canı olan her şey için depremler ve seller çağırır. Silahlar artık yetemez doğanın devralışının soğuk gürültüsüne. Üzerimizi örten bu hırçın tekilliğin saçları bizi boğazımızdan ve ellerimizden kavrayıp, umuttan bahseder. Savaş sonunda kazandı! 

   İmparator öldü. Dalkavuk takımı sığınabileceği güç merkezleri arıyorken, yerel lordlar korku içinde ağızlarına ne bulurlarsa sıkıştırıyorlardı. Korkakça bir oburluk sarmıştı, şehrin gri cephelerini yukarıdan görebilenleri. Kendini galip sayanların karanlıktan çıkıp tekrar oraya karışmaya çalışmasını yıllardır ilk kez gülen gözleriyle izleyen şehir halkı, şiirler bekliyordu hayatta kalan şairlerinden. Karanlığı defeden ve onlara gidecek bir yer bırakmamaya yeminli şiirler. Şimdi her şey apaçıktı ve de bembeyaz. 

   İmparatorluk çökmüş, köprülerde ve ağaçlarda savaş bitmişti. Tombul bir meczup poyrazda santur çalıyor, kendince baştan çıkarıcı ancak dinleyicilerine gülünç gelen bir kutlama yapıyordu. Şeytan bile işini gücünü bırakıp dansa başlayacaktı neredeyse. Boş binalar mağrur bir gururla eteklerinde bitmeye başlayan fidanların onlara verdiği tedirginliğe kulak tıkıyorlardı. Sağır ve griydiler. Politik gri emperyal kırmızıya dahi üstün gelmişti ilk kez. Kana kırmızı rengini veren madde savaştı, savaş ise bitmişti. 

   İmparatorlukların sadece tüm imparatorlarından ibaret olduğu yanılgısına deneyimsiz tarihçiler kadar deneyimli dalkavuklar da düşüyordu, bu yersizlik bu yüzden afallatmıştı siyaha güvenenleri. Oysaki imparatorlukların, soytarılarının yalnız gecelerde sarayların karanlıklarında, aydınlığa döktüğü gözyaşlarından başka mal varlığı yoktu. Kaos çığırtkanları arttıkça bu varlık çoğalıyor, herkes hariç herkes zenginleşiyordu. Dış borçlar, ortada bir dış kalmadığından görmezden geliniyordu. Kan, dökülmüştü bardaktan boşanırcasına, şimdinin meczupları bile şişman ve ateş yutmuş gibi kızıldı yanakları. Herkes toktu, açlık unutulduğundan. 

   Kardeşinin şımarıklıklarını görmezden gelmekten bitap düşmüş kardeşin adıydı barış. Ne de olsa insanlığa sunacak besili koyunları ve baldan meyveleri vardı savaşın. Oysaki barışın yalnızca ismi, sonu beklemekten bitap düşmüş gözleri ve ruhundaki yalımı tenine kadar indirgeyen incelmiş aort duvarları vardı. Öfke duymuyor, kin gütmüyor yalnızca kurtuluşun kelimelerini birbirine bağlıyor, bundan da fevkalade zevk alıyordu. Şüphesiz, dökülen kan da olsa su gibi akıp yolunu buluyordu. Şimdi sabrının meyvelerini ve besili koyunlarını sunma zamanıydı bembeyaz bir şal gibi sararak yeryüzünü. 

   Unutulan saray görkeminden bir şey kaybetmemişti aslında. Yalnızca ona bakan gözlerin yitmesi; artık nerede dikili olduğunu, kaç imparator doğurduğunu ve belki de bahçesinde açan güllerin sayısını önemsizleştirmişti. Kimsesi kalmamıştı savaşın eski yuvasının, ne bir nefret ne de bir tiksinti uğruyordu işlemeli duvarlarına. Yeni bir imparator oturmayacaktı beyaza boyanan çehrenin kaşlarına. Hayaletleri dahi ölmüştü, ufkun eski sahibinin.

   Sıkıyönetim kalktı. Ayakkabımın ucuyla uçmasını önlediğim gazete parçasının en üstünde fazlaca bir punto farkıyla yazılan iki kelime bunu söylüyordu. Sıkıyönetim de kalkmaya yer arıyordu sanki, öyle utangaç bir “kalktı” kelimesiyle oynadığı oyunu bırakıp eve döndüğüne göre. Bazı akşamlar kasabanın yamaçlarından inip şehrin en güneydoğusuna bir burun gibi uzanan yarımadada zakkum bahçelerini gezmeye giderim. Kim bu sahil bitkisinden bir bahçe için uğraşır ki diye sorsam da hep hava karardığında geldiğim için bu sorum cevapsızlığını korumayı başardı. Bugün farklı! Bir yabancıya rastlıyorum, acı çiçekleri sulayan.

-Gerçekten birileri uğraşıyormuş yani, bu sahil bitkisinden bahçe için? 

-Hayır, kimse gelmez buralara, kendiliğinden yetişti hepsi. 

-Peki, büyüdüklerini gördünüz mü? Eğer gördüyseniz dünyanızda güzel bir yerde duruyor olmalılar. Yoksa benim gibi yeni mi keşfettiniz? 

-Bu çiçeklerin kötü bir yanı vardır bayım! Ben yalnızken onlar da öyledir, mutluyken mutlular ve acıyorken ben, onlar da acı! Ben bu kadar açıkken etkiye, onların bana apaçık olmaları ürkünç. Yine de onları gerçek oldukları için seviyorum. Savaşta herkes kaybetti, onlar benimle buradaydı. Kar yağdı denizin yanı başına, buradaydılar. Göğe bak, bahar geldi, artık ben de buradayım…

Bu çiçeklerin kötü bir yanı vardır bayım! Ben yalnızken onlar da öyledir, mutluyken mutlular ve acıyorken ben, onlar da acı! Ben bu kadar açıkken etkiye, onların bana apaçık olmaları ürkünç. Yine de onları gerçek oldukları için seviyorum. Savaşta herkes kaybetti, onlar benimle buradaydı. Kar yağdı denizin yanı başına, buradaydılar. Göğe bak, bahar geldi, artık ben de buradayım…

Yazı: Deniz Karakulak
Çizim: Cansu Damat

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.