Lara, o bahçenin koruyucusuydu. Bu bahçe, çoğu kişi tarafından “Cennet Bahçesi” olarak bilinmekte ve göz alabildiğince uzanan bir mucizeler diyarını andırmaktaydı. Güneşin altın dokunuşlarıyla aydınlanan bu yerde, her bir yaprak adeta bir mücevher gibi parlıyordu. Gökyüzü, denizin derin mavisiyle bulutların pamuksu beyazını harmanlayan bir tablo gibiydi. Ağaçların dallarından berrak damlalar halinde süzülen nektarlar, toprağı tatlı bir kokuyla sarıyor, rüzgârın nazik dokunuşuyla her yöne dağılıyordu.
Buradaki çiçekler, dünyadaki hiçbir ressamın hayal edemeyeceği renklerdeydi; morun en derin tonundan altının en parlak ışığına kadar binbir renk, birbirleriyle dans ediyordu adeta. Çimenler, yumuşacık bir halı gibi her adımda insanının ruhunu okşuyor, toprak ise bir annenin şefkatiyle tüm canlıları kucaklıyordu.
Bahçenin tam ortasında bir göl vardı. Bu gölün berraklığı kristal ile kapışmakta, yüzeyinin pürüzsüzlüğü de insanda ona dokunma isteği uyandırmaktaydı. Sanki içinden bakan her kişi kendi ruhunun sağlığını görebilecek gibiydi.
Her bir köşede, ağacın altında, gölün derinliklerinde farklı bir mucize saklıydı. Her şeyin de ötesinde, bahçe her nefeste bir şeyi fısıldıyordu: Burada kötülüğün gölgesinin bile var olamayacağını hissettiriyordu.
Lara’nın görevi ise hem çok kolay hem de çok zordu: O, bu bahçeyi denge içinde tutmakla görevlendirilmişti. Ona bahçeyi koruma görevi, yaratıldığı gün verilmişti. Binlerce yıldır devam ettiği bu görevinde şimdiye kadar hiç hata yapmamış, her gün daha da huzurlu hale getirmişti burayı. Onun iyilik dolu bir kalbi ve mucizeler yaratabilecek elleri vardı. Bu eller; solan bir çiçeği yeniden canlandırabilecek kadar şifalı, gökyüzünü karartan bulutları dağıtabilecek kadar güvenliydi. Ancak onun gücü yalnızca bahçenin sınırlarında etkiliydi, dış dünya ise onun asla ulaşamayacağı bir bilinmezlikti.
Lara, bir sabah uyandığında bahçede bir şeylerin ters gittiğini hissetti. Kuşların şarkıları aşina olduğu gibi melodik değil, aksine ürkekti. Çiçeklerin renkleri daha solgun, ağaçların dalları ise daha büküktü. Bahçenin kalbi sayılan Altın Çınar’ın altına gitti Lara. Ve bu zamana kadar hiç olmayan bir şey ile karşılaştı. Ağacın gövdesinde derin bir çatlak vardı. Biliyordu; bu çatlak, bahçenin saflığını tehdit eden bir tehlikenin habercisiydi. Lara, ellerini çatlaktan akan soğuk ışığa uzattı ama ışık onun sıcak dokunuşunu geri itti.
“Bu bahçeye dışarıdan kötülük sızmış.” diye mırıldanırken tedirginliğini gizleyemedi Lara. “Ama nasıl?”
Tepeye yakın yerdeki Altın Çınar’ın dallarından birine tünemiş ışıldayan bir kuş, Lara’nın omzuna kondu. Kuş, gözlerini Lara’ya dikti ve cıvıldayarak bir tepeyi işaret etti ona. Lara; bahçenin en uzak köşesinde, gökyüzüne yükselen o tepeyi tanıyordu. Tepe, bahçenin sınırlarını aşan bir geçidi saklıyordu. Bu yüzden ömrü boyunca oraya hiç gitmemişti Lara. Kendi iç dünyasında korkmuştu. Dış dünyaya kapalı büyüyen bir iyilik perisi, bir şeylerin yanlış gitmesinden içten içe korkarak hiçbir zaman o tepeye yaklaşmamıştı.
Fakat şimdi, bir şeylerin ters gittiğini anladığı bu esnada hiç tereddüt etmeden harekete geçti. Yol boyunca çiçekler ona yol gösterir gibi eğildi, kuşlar üzerindeki bulutları dağıtarak ona rehberlik etti. Ancak tepeye yaklaştıkça, tam da tahmin ettiği gibi, bahçenin huzurlu havası yerini garip bir sessizliğe bıraktı.
Tepeye vardığında, karşısında karanlık bir geçit buldu Lara. Geçit, bir zamanlar bahçeyi dış dünyadan koruyan bir mühür görevi görüyordu. Ancak şimdi çatlamış ve içinden soğuk, gri bir sis sızıyordu. Lara, geçidin diğer tarafında bir silüet gördü. Silüet, ona tanıdık gelen bir enerji yayıyordu. Ama aynı zamanda karanlık ve tehditkâr bir hissi de Lara’nın etrafına yayıyordu.
“Kim var orada?” diye sordu Lara, sesi çatlağın içindeki boşlukta sislerin arasında yayılırken.
Cevap, hiç beklemediği şekilde geldi: “Ben…” dedi karanlığın ardındaki ses ve duraksadı. Ancak bu duraksama çok uzun sürmeden sözlerine devam etti: “Ben senin kabullenemediğin geçmişinim.”
Lara, tünelin içinde silüete doğru bir adım attı. “Neden buradasın?” diye gayet sakin bir ses ile sordu.
Silüet, soğuk bir gülümsemeyle ona karşılık verdi: “Çünkü sen binlerce yıl önce beni unutmayı seçtin. Ama şunu aklından çıkarmamalısın ki, sen unuttuğunu sansan bile noktalamadığın her son gün gelir senin karşına çıkar. Aynı benim gibi.”
“İki seçeneğin var.” dedi. “Bu bahçeyi ne kadar çok sevdiğini biliyorum. Ya bunca yılın ardından beni kabul edersin ve bu çok sevgili bahçeni kurtarırsın ya da ben felaket yaratır, her şeyi alırım.”
Lara için karar vermesi güç bir tercihti. Binlerce yıldır bu bahçedeydi. Emeklerken bile kendi gücünün farkında ve bu bahçeyi korur vaziyetteydi. Bu bahçe onun için görev bilinciyle çalıştığı bir yerden ziyade bir yuvaydı aynı zamanda. Neşesinin en başlı kaynağı, gözlerindeki parıltının sebebiydi.
Ancak geçmişi ve eski hayatı, onun hayatında derin yaralar bırakan anıları barındırıyordu. Nefessiz kalmasına sebep olan, kendisini yeniden yaratmak isteyeceği kadar zor günler yaşamıştı geçmiş yaşantısında.
Bütün bunlara rağmen ne geçmişini hatırlamak ne de bahçesini tehlikeye atmak istiyordu. Onun için zor bir karardı bu.
Lara derin bir nefes aldı. Bahçenin rüzgârı durmuş, tüm dünya nefesini tutmuş gibiydi. Silüetin gözleri, soğuk ve karanlık bir aynanın yüzeyinden yansıyan bir güneş gibi parlıyordu adeta. O aynada kendi geçmişini görüyordu. Bu parlamayı tanıyordu Lara. Başkalarına huzur verecek olan bu bakışlar, ona sirayet etmiyordu. Çünkü arkasını görebiliyordu. Lara’nın elleri titredi. Bu titremeyi göz ardı etmeye çalışarak kararlı bir şekilde göğsünün üzerine koydu ellerini. O an bütün vücudunu saran yüzleşme cesaretiyle gözlerini silüete dikti.
“Geçmişim,” dedi. Sesi hem sakin hem de çelik gibi sertti. “Seni unutmayı seçtiğim doğru olabilir. Ama bilmediğin bir şey var ki; bu unutma korkaklıktan değil, iyileşme ihtiyacındandı. Sen benim yaramsın. Bunu kabul ediyorum. Ama biliyorum, aynı zamanda beni ben yapan en asil parçamsın.”
Duraksadı. Bundan sonra söyleyeceklerinin geri dönüşü olmadığını biliyordu.
“Fakat sen, benim için geçmişte kaldın. Bu bahçenin huzuru ve güzelliği, bana iyileşmenin ne demek olduğunu öğretti. Ben burada iyileştiğimi hissettim, ben burada geçmişimin izlerinden uzaklaştım. Ama şimdi fark ediyorum ki, bu bahçe; beni iyileştiren yer olmamış hiçbir zaman. Sadece beni saklayan bir kafesmiş. Ben, bu bahçenin değil, kendi ışığımın koruyucusuyum. Öyle olmak zorundayım. Ve sen her ne kadar benim asil bir parçam olsan da yoluma engel olacak bir gölgeden başka bir şey değilsin. Beni tökezleteceksin. Ne olursa olsun, ben buna izin veremem. Kendimi senden koruduğum gibi, bahçemi de koruyabilirim.”
Silüet, bu sözlerin ardından sarsılmış bir şekilde bir adım geriye çekildi. Ancak geri çekilişinin hemen ardından sis daha yoğun bir şekilde kıvrıldı ve silüetin kahkahası her yanı sardı.
“Ah Lara,” dedi zehir gibi çıkan sesiyle. “Beni kabul etmezken bu bahçeyi kurtarabileceğini mi düşünüyorsun? Ne yazık! Benden kaçmaya devam ederek ne elde edebileceksin? Sana bir şans verdim ben. Şimdi elindeki bu çok kıymetli bahçenle beraber yok olacaksın.”
Lara o esnada nasıl bir zorluğun içinde olduğunu idrak ederek tökezledi. Yaslandığı Altın Çınar’ın çatlağı bir anda derinleşti, içinden simsiyah bir enerji fışkırdı. Gökyüzü karardı, çiçeklerin renkleri soldu ve bahçeyi sarsan bir sallantı başladı. Silüetin şekli büyüyerek tüm geçidi sardı. Gri sis, ölüm gibi her şeyi ele geçirmeye yemin etmişti. Lara bir adım geri çekildi. Ne olduğunu tam olarak anlayamasa da gözlerindeki kararlılık hiç azalmadı.
Farkında olmadan bedenine sardığı ellerini iki yana açtı. Bahçenin enerjisini hissedebiliyordu. Her çiçek, her yaprak onunla konuşuyor gibiydi. Bu, onun enerjisiydi. Ses ise kendi sesiydi: “Bu bahçe seni kabul etmiyor. Bilmelisin ki, ben de etmiyorum.” diye haykırdı bu zaman kadar çıkan en yüksek sesiyle.
Altın Çınar’dan bir ışık patladı. Az önceki simsiyah enerjinin tam tersi gibiydi. Bembeyazdı. Gözleri kör edercesine bir beyazlıktaydı. Altın Çınar’ın ışığıyla birlikte Lara hiç görmediği bir şeye şahit oldu. İki yana açtığı ellerinden çıkan saf enerji, silüeti geri püskürttü. Ancak o an, her şey sona yaklaşıyor diye düşünürken, Lara beklenmedik bir şey fark etti. Bahçe onu tutmuyor, tam tersine serbest bırakıyordu. Adeta Lara da silüetle beraber geri püskürtülüyordu. Çimenler ayaklarının altından çekiliyor, çiçekler solarken toprağa gömülüyor ve göl kuruyordu. Bahçe, kendini yok ediyordu.
“Ne yapıyorsun?” diye fısıldadı Lara Altın Çınar’a, gözleri yaşlarla dolarken.
Altın Çınar ona bir cevap fısıldamadı ama hissettirdi: Lara özgürdü artık. Bahçe, onun tamamen iyileşebilmesi için kendini feda ediyordu. Silüet, yok olan bahçeyle birlikte çığlıklar içinde dağıldı. Sonunda ne geçmişin gölgesi ne de bahçenin rüzgârı kalmıştı.
Lara, karanlığın içinde tek başına duruyordu. Bahçenin yerinde çıplak, boş bir arazi vardı. Ama o, hiç olmadığı kadar hafif hissediyordu. “Özgürlük,” diye mırıldandı gözyaşlarının arasında boğazındaki tarif edemediği yumruyu yok sayarak. Artık ne geçmiş ne de bir bahçe onu tanımlıyordu. Artık tamamen kendisiydi. Bağımsız bir kendisi…
