Kimi şehirler vardır, adımınızı attığınız anda içinizi tarifi imkansız bir neşe kaplar; sanki oraya aitmişsiniz ve tüm sorunlarınız çözünüp gitmiş.
Kimi şehirlerse sert bir duruşla karşılar sizi; buz gibi havası, göğe doğru yükselen karanlık silüetleri ve suskun kaldırımlarıyla sizi öylece kabul etmez içine, korur mesafesini.
Ve öyle bir şehir vardır ki, kalbinizi sımsıcak yaparken, aynı zamanda yüzyılların biriktirdiği ağır izleriyle ruhunuzu sarar, sarmalar.
Prag.
Bu büyülü şehre adımımı ilk attığım günü asla unutmuyorum.
24 Aralık 2019. Noel Arifesi.
Uçaktan inip şehir merkezine giden otobüse binmiştim. Şehrin üzerine çökmüş gri gökyüzü, neredeyse yere değecek kadar alçak ve ağır gözüküyordu. Merkeze vardığımda etraf tamamen kararmış, hava iyice soğumuştu. Sanki tüm bu diyar yoğun, kasvetli bir sisin ardına saklanmış; bir şeyleri, birilerini bekliyordu.
Prag’ın ünlü Karl Köprüsü, tam karşımda tüm heybetiyle uzanıyor; adeta uğursuz rüyalarımda yürüdüğüm, tam hatırlayamasam da her daim bildiğim bir yer gibi selamlıyordu beni.
14. yüzyıldan bu yana ayakta duran bu yapı, yalnızca Vlatava Nehri’nin iki yakasını değil, geçmiş ile bugünü birbirine bağlayan bir geçiş ritüelini de simgeliyordu. Köprünün kenarlarında sıralanmış aziz heykellerinin yüzleri gölgede kalmış; ay ışığı altında, o donuk gözleriyle tüm adımlarımı usulca izliyorlardı. O gece azizler uzaklardan gelen bir yabancıyı karşılayan sessiz nöbetçiler gibiydiler.
Adeta gotik bir romanın sayfalarına sürülmüştüm ve ana karakter ben değil; Prag’ın ta kendisiydi.
Kıyılardan esen rüzgar, Vlatava Nehri’nin soğuk nefesini iliklerime dek taşıyor; eski çağlardan kalma antik öykülerini kulağıma fısıldıyordu. Zihnimde yankılanan her tını, şehrin kasvetli bir sırrını benimle paylaşmak ister gibiydi.
Prag işte böyle bir yer. Onlarca yıldır her köşesinde ve her esintisinde gizemli hikayeler dolanıp duruyor.
Zaman zaman Karl Köprüsü’nün altında durmaksızın ağlayan ölü rahibenin lanetinden bahsedilir; kimi zaman da Eski Şehir surlarının ardında asırlardır amacını bulmayı düşleyen başsız süvarilerin talihsiz destanları anlatılır.
Tüm bu hikayeler, zihnimin bir köşesinde dolanırken, merakla yürümeye devam ettim. Adımlarım beni kemerli yoldan geçirip Eski Şehir Meydanı’na doğru çekerken, vaktin tersine doğru aktığını hissetmekten kendimi alamadım. Duyduğum her çan sesi, başka yüzyıldan kopup gelen bir yankı ve bitmek bilmeyen dar sokaklarda geçtiğim her taş döşeme, ölümsüz anıların koruyucu şövalyeleriydi.
İşte o an hissettim. Prag beni içine almıştı. Sıcak bir kucaklamayla değil; aksine, donuk parmaklarını ürkütmeden boynuma dolayarak içe çeken bir dokunuşla. Söylemeliyim ki, hiçbir yer beni aynı anda hem bu kadar ürkütüp hem de bu kadar heyecanlandırmamıştı.
Biraz daha yürüdükten sonra, kendimi Orloj’un—şehrin meşhur saat kulesinin— gölgesi altında buldum. Atlattığı asırların ağırlığı heybetli yapının her köşesine izlerini bırakmıştı. Saatin incelikle işlenmiş altın detaylarını seyrederken, kendi devrimi geride bırakmış ve bambaşka bir çağın içine düşmüş gibi hissettim. Tüm ihtişamıyla karşımda uzanan bu kule, yüzyıllardır nice hikayeler dinlemiş, nice hayran bakışa tanıklık etmişti. Ve artık ben de onlardan biriydim.
“Narodil se Kristus Pán, veselme se, radujme se!
Z života čistého, z rodu královského nám, nám narodil se.”
Düşüncelerim, yakınlardan gelen bir Noel ilahisinin yükselen sesiyle bölündü. Melodi, şehrin puslu atmosferini adeta yırtıp geçerken tanımadığım bir dilde ama bilindik bir hissin ezgisinde, içimi tuhaf bir huzur ve tanışıklıkla doldurdu.
Büyülenmiştim.
Saat kulesiyle yeniden göz göze geldik. Sessiz bir selam verdik birbirimize ve ardından sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladım.
Karanlık caddelerde biraz daha dolandıktan sonra adeta peri masallarından fırlamış bir sahneyle karşılandım: Eski Şehir Meydanı. Gecenin içinden fışkıran parıltı denizi gözlerimi kamaştırdı. Gotik mimarinin incilerinden olan Týn Kilisesi’nin eteklerinde birbirinden renkli tezgahlar kurulmuş, minik dükkanların önünde pişen Noel kurabiyeleri tüm şehri tarçın ve vanilya kokusuyla sarmalamıştı.
Göğü selamlayan kulelerin gölgelerine serilmiş Noel pazarı, Prag’ın tezat ruhunun en somut, en canlı temsiliydi sanki. Onlarca insan, yüzlerinde tatlı bir gülümsemeyle sıcak şaraplarını yudumlarken, devasa Noel ağacının etrafında koşuşturan miniklerin kahkahaları buğulu geceyi aydınlatıyordu. Az öncesine dek tenimi yakan soğuk, beni artık o kadar da rahatsız etmiyordu.
Prag burada bir bilmeceye dönüşmüştü. Buz kesmiş, sisle örtülü sokakların yalnızlığı hala üzerime sinmişken; meydandaki o masalsı cümbüş ise içimde sımsıcak bir şeyleri tutkuyla tutuşturuyordu. İşte bu derin tezat, Prag’ın beni en çok büyüleyen yanıydı. Bu yerde hüzün ile huzur daima yan yana yürür. Gölge ve ışık, geçmiş ile şimdi el ele tutuşur.
Noel zamanı geldiğinde Prag’ı deneyimlemek, sizi derinlere sürükleyen bir Ortaçağ hikayesinin sonunda tatlı bir ödülle sonlanmak gibi. İçine çeker, sarmalar, ürpertir ve en sonunda sıcacık elleriyle kalbinizi usulca ısıtıverir.
İşte tam da bu yüzden Prag benim için yalnızca bir kent değil. O, her defasında yeniden görmek için can attığım özel rüyalardan biri;
Hem derin bir sırdaş,
Hem içimi ısıtan samimi bir dost.
