2026
No 16

Mutluluk ve Üzüntü

Donmuş nehrin üzerinde ilerlerken bir yandan da grupla mesafemi korumaya dikkat ettim. Öğretmenler beni birkaç kez uyarsalar da kendi başıma iyi olduğumu anladıklarında benimle ilgilenmeyi bırakmışlardı, bu ilgiye arkalarında tıpkı bir yavru ördek sürüsü gibi onları takip eden çocukların daha çok ihtiyacı vardı. 

Kendimce kusursuz hareketlerimle donmuş nehrin üzerinde salınırken bir yandan da etrafı izliyordum. Yaklaşık bir kilometredir manzarada bir değişiklik olmamıştı; donmuş nehir, iki yanını birer duvar gibi saran yüksek çalılar ve aralarında seyrekçe görülen zakkumlar. Manzaranın aynı kalmasından memnundum. 

Kısa süre sonra gözlerimin alıştığı yer şekli değişti, nehir havzasının genişleyerek göl halini aldığı bir bölgeye ulaştık. Gölün tam karşımızdaki ucu tekrar daralarak bir nehir halini alıyor ve yoluna devam ediyor gibi görünüyordu, öncesiyle neredeyse aynı. Sağ tarafımızdaki sık ağaçlık ise giderek seyrekleşmiş ve en sonunda bir düzlük haline gelmişti. Gölün kenarındaki düzlüğün üzerine kurulmuş küçük köy ise bizim durağımız olmalıydı. Grubun önündeki öğretmenler yönlerini kıyıya çevirerek arkalarındaki sürüye de onları takip etmeleri için işarette bulundular. Tek katlı basit yapıların sardığı ufak meydanda pek çok meraklı göz bizi izliyordu. 

Kıyafetleri az işlenmiş kalın post ve kürklerden oluşan insanların sayısı biz yaklaştıkça artmaya başladı. Kıyıya çıktığımızda öğretmenlerden birinin beceriksizce kullanılan bir aksan ile kasabanın yerlilerinden biriyle konuşmaya çalıştığını gördüm. Sürüp giden gülümsemelerden ikisinin de birbirini güçlükle anlayabildiği görülüyordu. Bir sonuca ulaştıklarında başıyla diğer meslektaşına köyün içine girebileceğimizi işaret etti. Ufak meydana tatlı bir telaş hakimdi. Sürüdeki öğrenciler merakla etraflarındaki evlere ve insanlara bakarken köyün yerlileri arasında da bir koşuşturma başlamıştı. Ateşe odunlar taşınıyor, meydana masalar ve sandalyeler çekiliyor, malzemeler hazırlanıyordu. Hazırlıklar küçük binaların içinde de sürüyor gibi görünüyordu. 

İçimdeki karşı konulamaz keşfetme isteğine kulak verdim. Her ne kadar köyün yerlileriyle iletişimimiz kısıtlı olsa da onların nasıl yaşadığını bilmek istiyordum. 

Esmer tenli ve sıcakkanlı insanlar küçük yapılara özgürce girip çıkıyordu, her yer herkesindi ve ben de bu yüzden bulduğum ilk kulübeye girmeye karar verdim. Tek katlı, enine uzatılmış kulübenin kapısı açıktı ve tek bir odadan oluşuyordu. Odaya girdiğimde ilk gözüme çarpan, sırayla dizilmiş yer yatakları olmuştu. Yataklar ve birkaç dolap haricinde odada neredeyse hiç eşya yoktu, hiç kimse yaşamıyor gibiydi fakat birilerinin yaşadığını biliyordum. Kendi odamı düşündüm, sadece benim bile buradaki dolaplara sığmayacak kadar eşyam olmalıydı. 

Tam odadan çıkacaktım ki yarısı dolaplardan birinin arkasında kalmış olan kapıyı fark ettim. Evin geri kalanı gibi tahta, mütevazı ve küçük bir kapıydı. Üzerindeki buzlu camdan dışarısı görünmese de hoş öğlen ışıkları içeri sızıyordu. Yaklaşıp gıcırdayan kulpu çevirdim, kapı yavaşça açıldı. Mütevazı kapının ardında beni görmeye hiç hazır olmadığım bir manzara bekliyordu. Heyecanla nefesimi tuttum. Bir bahçe…

Ama sıradan bir bahçe değil. Tamamen donuk toprakların sardığı bu kasabada böylesine güzellikte bir bahçe nasıl olabilirdi?

Dışarının aksine buradaki toprak donmamıştı, taş ve topraktan yapılmış duvarlarla çevrili bahçede sanki dışarıdan farklı bir mevsim yaşanıyordu. Dışarısı kış ve içerisi ilk bahardı. Sağlıklı, uzun sarmaşıklara dolanmış, yeni çiçeklenen fideler ve güzel kokulu meyve ağaçları da bunu doğruluyordu. Bahçeyi çeviren duvarların hemen önündeki asmalarda gördüğüm olgun üzüm salkımları ise kafamı karıştırdı, belki de tüm mevsimler aynı anda yaşanıyordu. 

Asmaları takip eden gözlerim hemen kenarda, başka bir asmanın ucuna bağlanmış salıncağa ulaştı. İplerine sarmaşıklar sarılmış, sarılma yerlerine ise yolda gördüğüm zakkumlardan iliştirilmişti. Çiçek yapraklarına düşen güneş ışınları ise kafası salıncağın bir ipine yaslanmış çocuğun yüzünde ufak gölgeler oluşturuyordu. Bahçede yalnız olmadığımı fark edince istemeden nefesimi tuttum. 

Geriye doğru istemsiz bir adım attım. Buraya girmeme izin var mıydı?

“…” Salıncaktaki çocuk kendi dilinde birkaç kelime mırıldandı. Ne demek istediğini anlamasam da söyleyiş biçimi bunun olumsuz bir tepki olmadığını söylüyordu. 

Bahçenin içine doğru birkaç adım attım. Bakışlarım şaşkınlıkla farklı mevsimlerin izleri üzerinde dönüp durmaya devam ediyordu. Gökyüzünde yavaşça savrulan ince kar taneleri meyveleri olgunlaşmış ağacın dallarına indi. Yapraklara dokunuşlarının hemen ardından eriyen taneler dengelerini kaybederek çimenlerin arasına yuvarlandılar. Yukarıda, asma yapraklarında erimek üzere olan pek çok özdeşi onlara siyah üzümlerin arasından bakıyordu. Daha yeni açtıkları belli, yerde ekili çiçeklerin üzeri ise çoktan ince, beyaz bir tabaka ile kaplanmıştı. Ben sessizce bahçeyi izlemeye devam ederken çocuk salıncaktan kalktı ve yanıma geldi. 

“…” Sessizce elinde tuttuğu botları işaret etti. Daha dikkatli baktığımda bunların el yapımı patenler olduğunu anladım.   

Bahçeden ayrılıp meydana çıktığımızda diğer öğrencilerle köyün çocukları çoktan kaynaşmıştı. Kimileri meydandaki yemek hazırlıklarına yardım ederken kimileri kendini donmuş nehrin üzerine atmıştı. Ne kadar beceriksizce kaydıklarını görmek için uzun bakmaya gerek yoktu. Buzun üzerinde yalpalayarak ritimsizce ilerleyen çocukların hiçbiri giydikleri patenleri hak etmiyorlardı. Onlara nasıl kayılacağını gösterecektim. Birlikte patenlerimizi giydik. Onunkiler el yapımı olsa bile en az benimkiler kadar sağlam görünüyordu. Giyer giymez bir saniye bile beklemeden buza koştu, ben de takip ettim. Kıyıdan biraz açılıp gölün orta, geniş kısmına geldik. Önümdeki çocuğun adımları yavaşlamıştı. Bir anlığına duraksadı, ardından kendini büyük bir hızla ileri attı. Bu, onu kovalamam için bir işaretti. 

Var gücümle kayıyordum. Bir süre sonra öylesine büyük bir hıza erişmiştik ki neredeyse göle sığmayacaktık. Daireler çizmeye başladık. Ona en fazla arada bir karış kalıncaya kadar yaklaşıyor, başka bir dönüşle arayı tekrardan açıyordum. Kendimi hiçbir şekilde tutmamıştım, onu yakalarsam oyun bitecekti fakat ne yaparsam yapayım erişemiyordum ve benim istediğim de buydu. Bir süre sonra kovalamaca aklımızdan çıktı, bir ekseni takip ederek kayıyor ve bir yandan da elimizdeki tüm numaraları ortaya seriyorduk. Benden çok farklı fakat aynı zamanda bana eşti. Tüm bu zamandır sakladığım numaraları görmeyi hak edecek kadar iyi kayıyordu. Birbirimizin etrafında daha ne kadar o şekilde döndük bilmiyorum fakat kıyıdan gelen bir ses bizi bu hipnozdan uyandırmıştı. Anlamadığım bir kelimeydi fakat bizi yemek için çağırdıklarını tahmin ettim. 

Meydana ulaştığımızda herkes çoktan upuzun masada yerini almıştı. Her şey birbirine karışıyordu; insanlar, sesler… Karmaşanın içinde bulabildiğim bir boşluğa sıkıştım. Her yanımda bildiğim ve bilmediğim kelimeler uçuşuyordu fakat ortak bir noktaları vardı, iki dil de mutluydu.Adını bilmediğim yemeklerden yiyip karnımızı doyurduktan sonra meydanda büyük bir ateş yakıldı. Karanlığın çökmesiyle insanlar etrafına toplanmıştı, ben de onlara katıldım. Herkes bir şeyler söylüyordu, kimileri birbirini anlamıyordu ve kimileri anlamaya çalışıyordu. Sohbetler kelimelerden değil insanların yüz ifadelerinden ve vücut dillerinden oluşuyordu. 

Dinlenme vakti geldiğinde sohbet daha nazik ve hafif bir hal aldı, insanlar yavaş yavaş odalarına çekilmeye başladı. Uyumadan önce bir kez daha bahçeyi görmek istiyordum. 

Nereden yansıdığını bilmediğim bir ay ışığı ile aydınlanmıştı ve hiç değilse en az öğlenki kadar güzeldi. Hafif esinti böceklerin seslerini bahçenin bir ucundan diğerine taşıyordu. Dünyadan ayrılmış bir parçaydı, o an gerçek değildi. 

Öğlen gördüğüm çocuk yine oradaydı. Birbirimizin dilini anlamayacaktık ve ona yarın buradan ayrılmam gerektiğini nasıl ifade edebileceğimi bilmiyordum. Kendimi ağlarken buldum. Çocukçaydı, saçmaydı ve ben de zaten bir çocuktum. Geri dönmek istemiyordum. 

Eninde sonunda sabah olacaktı. 

Tam odadan çıkacaktım ki yarısı dolaplardan birinin arkasında kalmış olan kapıyı fark ettim. Evin geri kalanı gibi tahta, mütevazı ve küçük bir kapıydı. Üzerindeki buzlu camdan dışarısı görünmese de hoş öğlen ışıkları içeri sızıyordu. Yaklaşıp gıcırdayan kulpu çevirdim, kapı yavaşça açıldı. Mütevazı kapının ardında beni görmeye hiç hazır olmadığım bir manzara bekliyordu. Heyecanla nefesimi tuttum. Bir bahçe…

Yazı: E-0
Grafik: Umut Keleş

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.