Sabahları dükkânın kepengini kaldırırken mutlaka biri seslenir:
“Abla, o limonlu lokumdan var mı?”
Ya da “Şu tepsideki zencefilli ne acaba?”
Kimse sabah şeker almaz ama herkes bir şey sorar.
İlk gelenler, ekmek kuyruğundan çıkanlardır. Fırınla bizim dükkân arası bir arşın. Ben kepengi açarken onlar sıcak ekmek kokusuyla hâlâ sarmalanmış halde, elleriyle poşetin içini yoklaya yoklaya yürür. Şekerci dükkânı onların gözünde bir soluklanma noktasıdır.
Alışveriş için değil merak için durulur.
Bir gün biri “Sizde portakallı akide var mıydı?” diye sordu.
“Yoktu.” dedim.
“Ben çocukken vardı. Dişime yapışırdı.”
Gülümsedim.
Bir daha gelmedi.
Ben, şekerleri dizmeye öğlene doğru başlarım. Vitrin önce boş olur sonra yavaş yavaş renklenir. Önce açık renkler; limon, portakal, badem ezmesi. Sonra pembeler, kırmızılar en sonda ise koyu renkler; naneli, keçiboynuzu, hatta lavanta. En alta da en ilginçlerini koyarım. Fıstıklı leblebili karamel gibi. İnsanlar önce yukarıdan başlar bakmaya. Sonra aşağıya doğru şaşırarak inerler. Vitrini öyle bir dizerim ki biri dışarıdan bakınca bir resme bakıyor gibi olur. Çünkü bana kalırsa vitrin dediğin kendi hikayesini anlatmalı.
Zaten bu dükkân da bir hikâyeden ibaret.
Dedem açmış. Sonra babam devralmış. En son da sıra bana gelmiş.
İnsanların çoğu zanneder ki kadınlar şekerci dükkânı işletmez. Ama şeker dediğin, kadın işidir. Bunu bana ilkokul öğretmenim söylemişti. “İnce iş, sabır işi, dil işi,” demişti. “Senin ellerin onun için uygun.”
O öğretmenim, Ayla Hanım, her bayram öncesi uğrar dükkâna. Alışverişe değil vitrine bakmaya. Bazen iki üç çocukla gelir. Bazen de yalnız.
Bana bakar, “Bu sene vişneli erik yok mu?” der.
Ben de “Siz sormadan koymam ki.” derim.
İnsanlar dükkâna girince konuşmak ister. Soru sorar gibi yaparlar ama aslında anlatmak isterler. “Bu koku,” der biri, “bana babaannemi hatırlattı.”
Başka biri gelir. “Ben çocukken çarşıda böyle bir dükkân vardı, camı hep buğulu olurdu.” der geçmişi hatırlamanın hüznüyle.
Şekerin anısı çok olur.
Çünkü şekerin ömrü kısadır.
Şekerin kendisi kalmaz, anısı kalır. Onu hatırlayan kişiyle birlikte yaşar.
Bir gün dükkâna bir adam geldi. Kır saçlı, ince uzun, fazla düzgün giyimli.
Sade ama düzgün. Kravatı vardı. Ama öylesine bağlanmış gibi.
Ayakkabıları pahalıydı ama bastığı yeri hissediyormuş gibi.
“Merhaba,” dedi. “Merhaba,” dedim.
“Ben burayı daha önce fark etmemiştim.”
“Pek çok insan fark etmez. Kafayı eğmeden göremezsiniz.”
Gülümsedi.
Raflara baktı.
Sonra vitrine. Sonra da bana.
“Siz hepsini tek tek mi yapıyorsunuz?” dedi şaşkınca.
“Yarısını biz yapıyoruz. Diğer yarısını da yapmasını bilenlerden alıyoruz.”
Kafasını salladı.
“Ben hiçbir zaman şekeri çok sevmemişimdir.”
“Ben de.” dedim sakince.
“Peki neden burası?” diye sordu aceleci bir tavırla.
“Çünkü sevmekle ilgisi yok. Merakla ilgisi var. İnsan neye heves ederse onu yapar. Heves geçince de alışkanlık olur.”
Cevabım hoşuna gitmiş gibiydi.
O gün hiçbir şey almadı. Teşekkür etti. Çıktı.
Bir hafta sonra tekrar geldi.
Aynı vakit. Aynı ceket.
Elinde hiçbir şey yoktu. Dükkâna da girmedi, vitrinin önünde durdu bir süre.
Ben içeriden ona bir naneli şeker uzattım. Cam açıktı. Eğildi, aldı. Cebine koydu. Gülümseyerek uzaklaştı oradan. Bir şey demedim. Arkasından baktım sadece.
Sonra alışkanlık oldu, her perşembe uğrar oldu.
Kimi zaman konuştu kimi zaman tek bir kelime bile söylemedi.
Kimi zaman uzunca vitrine baktı kimi zaman da bana.
Bir gün “Ben yazı yazıyorum,” dedi.
“Ben de şeker yapıyorum,” diye muzipçe bir karşılık verdim ona.
“Benimki tatlı olmuyor ama.”
“Benimki de bazen tutmuyor,” dememle daha da keyiflendi.
Sonra cebinden çıkardığı defterinden bir sayfa yırtıp bana uzattı.
“Bu senin için.”
Şaşırmıştım. Bana özel bir şey vermesini beklemiyordum. Hızlıca yüzüne bakıp kâğıda çevirdim bakışlarımı.
Camın arkasında duran kadın, her sabah bir renk düzeniyle konuşuyor bizimle. Her biri aynı olmayan şekiller, aynı olmayan tatlar… İnsan bir tadı ancak başka bir tatla karşılaştırınca hatırlar çoğu zaman. Bu yüzden onu izlemek geçmişle geleceğin tam ortasında, bugünde sabit kalmak gibi. Sakin ve huzur verici.
İlk kez biri bana böyle bir şey yazmıştı.
Teşekkür ettim. Göz göze geldik. İkimiz de başka hiçbir şey söylemedik. Çünkü bazen sessizlik, bir teşekkürün ardındaki laf kalabalığından daha yüksektir.
Bir gün, perşembe değil cumartesi geldi.
Apar topar. Saçları dağınık. Gözlüğü yok.
“Kayboldum,” dedi.
“Nasıl yani?”
“Her zaman geldiğim sokak yok.”
“Sen başka bir yerden mi geldin?” dedim yanına giderken.
“Hayır,” dedi. “Ama aynı yoldan geldiğim halde bu sokağı bulamadım. Her yer aynıydı ama burası yoktu.”
“O yüzden mi erkenden geldin?”
“Evet. Varlığından emin olmak istedim.”
Bir sandalye uzattım. Oturdu.
Bir kahve yaptım. Kahveyle birlikte yanına bir lavantalı şeker koydum. Kokusu dükkânın içini sardı bir anda. Bir süre konuşmadan içti. Sonra gözlerini kapadı.
“Bazı yerler zamanla yer değiştiriyor. İnsan fark etmeden. Sanki dünya dönerken bazı köşeler sabit kalıyor, bazıları ise kayıyor.”
“Bazı dükkanlar sabittir,” dedim.
“İyi ki öyle,” dedi olabildiğince güçlü bir nefes verirken.
Sonra “Ben bir daha gelemeyebilirim,” dedi.
“Seyahate mi çıkıyorsun?” dediğimde kafasını salladı. “Kendimden uzağa,” dedi.
“Geri gelirsen seni tanırım.”
“Belki bir yazıda rastlarsın.”
O gün ona küçük bir paket yaptım. Naneli, lavantalı, zencefilli, portakallı ve cevizli karamelli. Hepsinden birer tane koydum.
Paketi uzattım.
“Sadece biri gerçek,” dedim. “Diğerleri nefsin oyunu.”
Gülümsedi. Paketi cebine koydu. Çıktı.
Bir daha da gelmedi.
Ben dükkâna hâlâ öğlenleri aynı sırayla diziyorum şekerleri.
Vitrin hâlâ resim gibi. Ama sağ alta, fark edilmeyen bir köşeye, onun yazdığı yazıyı koydum.
Gören olmuyor, okuyan çıkmıyor.
Bazen biri camda eğilip uzun uzun bakıyor. O zaman içimden “Belki o.” diyorum.
Bazen bazı insanlar yalnızca var olmak için uğrar bir yere.
Satın almak için değil. Sormak, konuşmak ya da anlatmak için de değil.
Sadece hatırlamak için.
Kendilerini,
Bir başkasını,
Bir vitrini.
Benim görevim, camın arkasındaki o düzeni her gün yeniden kurmak. Çünkü birinin kaybolmaması için bir yerin sabit kalması gerekir.
Şeker de onun bahanesi.
