2026
No 15

İstanbulamıyorum Aradığımı

  Adını Reşat Ekrem Koçu’nun 11 ciltlik tamamlanamamış eserinden alan, Selman Nacar’ın senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği yeni Netflix dizimiz: İstanbul Ansiklopedisi. Geçtiğimiz haftalarda, arkadaşlarımın önerisiyle radarıma takılan 8 bölümlük mini diziyi 2 günde büyük bir hevesle bitirdim. Sonrasında diğer arkadaşlarım üzerinde, onların da izlemeleri gerektiği konusunda baskı kurmaya başladım. Bu yazıda da üzerinizde böyle bir baskı hissedebilirsiniz, önceden uyarmış olayım. Ayrıca hazır baştayken ufak bir kamu spotu olarak biraz sonra okuyacağınız satırların spoiler içerdiğini belirtmek isterim.

  Ana karakterimiz Zehra, hepimizin hayatındaki büyük eşiklerden birini atlıyor ve üniversite eğitimi için doğup büyüdüğü Amasya’dan çıkıp İstanbul’a geliyor. Aslında bu geliş ilk başta düşündüğümün aksine; eskiden beri yapımlarda aşina olduğumuz o klişe, küçük şehrinden bir anda koskoca boğazın ortasına düşen ve “İstanbul seni yeneceğim ulan!” naraları sallayan türden bir geliş değil. Tam tersi, içerisinde hem bir sitem hem de narinlik içeren -çünkü aslında inatçı ve her şeyi yapabileceğinden emin bir karakteri olmasına rağmen koca İstanbul onun gözünü korkutuyor- “İstanbul gel bakalım, beraber neye dönüşüyoruz görelim.” daveti. Dizi hayatımızın bir noktasında yaşadığımız, hepimizin içerisinde debelendiği bu geçiş dönemine odaklanıyor. İTÜ Mimarlık bölümünde okuyan Zehra, girdiği ilk ders sonunda verilen ödev doğrultusunda -dersin hocasını Pelin Batu’nun oynadığını gördüğümde, ben de mimarlık okuyorum keşke ben de Pelin Batu’dan ders alabilsem diye büyük bir iç geçirdiğimi itiraf etmek isterim.- İstanbul’un mekânsal kimliği eşliğinde kendi kimliğini keşfetmeye başlıyor ve kendi İstanbul Ansiklopedisi’nin yazarı oluyor. Zehra’nın ansiklopedisini oluşturan baş karakterler; yeni tanışıp hayatında arkadaş kategorisinde sıralayabileceği tek isimler olan okul arkadaşları ve annesinin görüşmediği, görüşmeyi bırakın evde onu hatırlatan şarkının dinlenmesi bile yasak olan -eski- en yakın arkadaşı Nesrin oluyor. Nesrin, tıpkı Zehra gibi, zamanında Amasya’dan İstanbul’a gelmiş ve hala İstanbul’a karşı durmak derdiyle cebelleşen başarılı bir kalp-damar cerrahı. Hayatı boyunca inanılmaz akademik/mesleki başarılar elde etmesinin yanı sıra insan ilişkileri konusunda bir hayli başarısızlık içerisinde. Bu sosyal başarısızlığın İstanbul’dan kaynaklı olduğuna kanaat getirdiği için ülkeyi terk etme yollarını arşınlıyor. İçini kaplayan Fransa’ya gitme arzusundaki en büyük sebeplerden biri çevrelendiği insanlar; manipülatif akrep burcu bir erkek arkadaş, bağımlı-borç sahibi-sorumsuz bir kız kardeş ve her seferinde kaybettiği teyzesi Sevinç olmadığını hatırlatarak sadece kendi olduğu için ondan sevgi beklediği alzheimer hastası bir anne iken Zehra çıkagelip onun kaçış evresindeki hayatının ortasına yerleşiyor. İlk 2 bölümü izledikten sonra Nesrin hakkında arkadaşıma şu şekilde bir betimleme yapmıştım: Bencil, manipülatif, çevresi tarafından sevilmeyen ama ben şunun için şöyle fedakarlık yaptım diyerek ilgi bekleyen, kardeşinin baba nefretine inat babasını masum gören ve bu yüzden onun arabasını kullanan, annesini ardında bırakıp hayatına devam edemeyen rolü yapan oysa zamanı gelince hiç acımadan bırakabilecek kadar benmerkezci, -spoiler alert! tam olarak bu şekilde kadını huzurevine yatırdı- insanlara karşı merhameti aslında kibrinden gelen biri… Zehra’nın Amasya’dan getirdiği masumiyetinin İstanbul’da ilk kez Nesrin karşısında ziyan olması beni hiç şaşırtmadı. Aksine tam da Nesrin’den beklenen bir hareketti benim için. Ne istediğinden ve ne yaptığından çok emin olduğunu sanan 40’lı yaşlarındaki bir kadın ile asla ne istediğini bilmeyen 20’li yaşlarının başındaki bir genç kız arasındaki “İkimiz de hiçbir şey bilmiyoruz, birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var.” alışverişinin temelini oluşturan bu geçiş evresindeki ilk tokadı tek sığınağından yemek çok iyi gelecekti Zehra’ya. Zira yeni hayatında yediği/yiyeceği diğer tüm tokatlara karşı göğsünü kabartmasındaki en büyük itici güç Nesrin oldu.

  Yaşadığımız coğrafyanın ekonomik durumu, gençlerin düşünmeyi bırakamadıkları kaygılar, maruz kaldığımız cinsiyet eşitsizliği, linç kültürünün temel besinini aldığı sosyal medyanın hayatlarımıza etkisi, “Ya bu daha önce hiç benim tanıdığım birinin başına gelmemişti demek ki gelebiliyormuş.” farkındalığı, seküler-muhafazakâr ikiliği ve tam olarak çevrelendiğimiz kavramların dahasına bizi maruz bırakan sekanslardan oluşturulan bu görsel sözlükte; siz de kendi ansiklopedinizde karşılığını bulacak harflerin gerçek anlamı keşfediyorsunuz. Sizleri 1944-1973 yılları arasında oluşumunu sürdüren ve tamamlanamayan kültür ansiklopedisinden daha fazlası bekliyor. İstanbul’un acımasızlığının içerdiği farklı duyguları kendi şehrinizde ya da ardınızda bırakmaya çalıştığınız başka şehirlerde keşfetme fırsatının farkına varıyorsunuz. Her hareketiyle etrafındaki herkesin yüzüne yaşadığı ikilikleri bas bas bağıran, ne istediğini bilmeme kargaşası yaşayan fakat bunun bir geçiş evresi olduğunu ve sonucunda tek bir noktaya dönüşmeyeceğini hepimizi bir noktada ortak ederek hissettiren bir hikâye aslında Zehra’nın hikayesi; gerçek İstanbul’u her sokağından geçerek ve sonucunda kendine çıkacak yokuşları tırmanarak ansiklopedide anlamlandırma hikayesi. 

Zehra’nın Amasya’dan getirdiği masumiyetinin İstanbul’da ilk kez Nesrin karşısında ziyan olması beni hiç şaşırtmadı. Aksine tam da Nesrin’den beklenen bir hareketti benim için. Ne istediğinden ve ne yaptığından çok emin olduğunu sanan 40’lı yaşlarındaki bir kadın ile asla ne istediğini bilmeyen 20’li yaşlarının başındaki bir genç kız arasındaki “İkimiz de hiçbir şey bilmiyoruz, birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var.” alışverişinin temelini oluşturan bu geçiş evresindeki ilk tokadı tek sığınağından yemek çok iyi gelecekti Zehra’ya. Zira yeni hayatında yediği/yiyeceği diğer tüm tokatlara karşı göğsünü kabartmasındaki en büyük itici güç Nesrin oldu.

Yazı: Senem Konak
Grafik: Neslihan Saray

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.