2026
No 15

Köşedeki Çocuk

Taşındığımız ev eskiydi.

Dış cephesi beyaz ve sarının arasında, çatlamış boyalarla kaplıydı. Geniş bahçesi boyunca uzanan dar patikanın üzerindeki yabani otlar, buraya yıllardır insan eli değmediğini açıkça belli ediyor; gri panjurlar, sıcak havalardan dolayı genleşmiş, eğri büğrü bir hâlde pencerelere tutunmaya çalışıyordu. Ön verandanın ahşap korkulukları ise en ufak bir esintide bile çığlık atar gibi gıcırdarken aklımda tek bir düşünce vardı: 

Burayı hiç sevmedim.

“Yeni bir başlangıç bize çok iyi gelecek.” dedi annem yamulmuş pervazdan dışarı bakarken.

Buradaki her detay alıştığımdan farklıydı. Yabancıydı. Tüm planlarımı, anılarımı ve arkadaşlarımı geride bırakmak zorunda kalmıştım. Sırf ailem biraz yeşillik, biraz sükûnet istiyorlar diye bu izole yere sürüklendim. Elbette kimse bana fikrimi sormamıştı. Hiç sormazlardı da zaten.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, ertesi gün yeni okulumun ilk günüydü.

Yataktan zar zor sürünerek çıkabildim. İsteksizce giyinip gıcırdayan merdivenlerin tat kaçıran günaydınları eşliğinde mutfağa indikten sonra annemin klasik “ilk gün” öğütlerini dinledim ve sonra okula gitmek için evden ayrıldım.

Sınıfa girdiğimde tüm sıralar doluydu. Herkes haddinden yüksek bir sesle, yanındaki kişiyle sohbete dalmıştı. Muhtemelen bu küçük kasabadaki insanlar çocukluktan beri birbirini tanıyordu.

Şimdiden yorulmuştum. Bezgin gözlerle sınıfı tararken sol arka köşede, pencerenin önünde oturan yalnız bir çocuk dikkatimi çekti. Yanı boştu. Önündeki kitaba gömülmüş, kimseyle ilgilenmiyor gibi gözüküyordu.

Yanına oturdum. Başını bile kaldırmadı. Kömür karası ve acilen kesilmesi gereken saçları yüzünün büyük bir kısmını kapatmıştı. Çocuğun yüzündeki herhangi bir parçayı seçebilmek neredeyse imkânsızdı. Ama nedense diğerlerinin sinir bozucu kahkahalarından ve sahte samimiyetlerinden çok daha cazip gelmişti bu suskunluk.

“Selam,” dedim. “Ailemle buraya yeni taşındık. Henüz kimseyi tanımıyorum.”

Başını hafifçe salladı.

“Benim adım—”

“Biliyorum,” diye belli belirsiz mırıldandı. Gözlerini kitabından kaldırmadan ekledi:

“Öğretmen geçen derste yeni öğrenciden bahsetmişti.”

On saniyelik sohbetimiz kelimenin tam anlamıyla heves kırıcıydı. Ama garip bir şekilde hiç rahatsız olmamıştım.

O günden itibaren hem derslerde hem de teneffüslerde onunla oturmaya başladım. Çoğunlukla sessizce.  

İşte o anda anladım. Rüya görüyordBazen sınıfta bazen de okulun bahçesindeki banklarda. Ellerimizde tost ve muzlu sütlerimizle beraber. Çok konuşmazdık. Konuştuğumuzda da sohbeti başlatan genellikle ben olurdum.

Bir gün ders arasında, bahçedeki voleybol sahasının kenarında yine yan yana oturuyorken bir şey oldu. Bakışları her zamanki gibi dalgındı ama bu sefer dudakları da hafifçe titriyordu. Daha önce sadece birkaç kez böyle görmüştüm onu. Ama daha yeni kurduğum bu sessiz dostluğu sorularla boğmak istemediğim için bu konuya burnumu sokmaktan kaçınmıştım.

Ama dayanamadım.

“Neyin var?” diye sordum.

Önce bir süre sustu. Sonra başını salladı. “Boşver.” dedi.

Birkaç uzun dakika boyunca öylece oturduk. Sessizliğimiz bu sefer daha ağır gelmişti bana. Sonra, başını çevirip alt kısımları kızarmış gözleriyle bana baktı. İçinde taşıdığı yük her neyse onu ne kadar yorduğunu görebiliyordum. Derin bir iç çekti ve sesinin titremesini bana farkettirmemeye çalışarak konuşmaya başladı: 

 “Aslında biraz saçma bir durum. Bir rüya. Kafamdan atamadığım, sürekli aklımı kurcalayan bir şey. ” 

Başımla onayladım. “İstersen bana anlatabilirsin.”

Bir süre hiçbir şey demeden öylece yüzüme baktı. Sonra da gözlerini ayırmadan konuşmasına devam etti:

“Eskiden başka bir şehirde, annem, babam ve kız kardeşimle; küçük bir malikanede yaşardık. Bir akşam ailemle televizyon izledikten sonra biraz dinlenmek için odama çıktım ve çok geçmeden uykuya daldım. O gece bodrum katından gelen boğuk, metalik bir sürtünme sesiyle uyandım aniden. Biraz ürpersem de ertesi gün işe gidecekleri için ailemi rahatsız etmek istemedim, sonuçta burası eski bir evdi ve bu tarz şeyler duymak oldukça normaldi. Ne kadar denesem de tekrar uykuya dalamayınca elime küçük bir el feneri aldım ve ayak parmaklarımın ucunda merdivenlerden yavaşça aşağıya indim. Bodrum kapısını açtım. Tam o anda sesler kesildi.

İçeride tek bir çıtırtı bile yoktu ama nedense kulağım sürekli uğulduyordu. Göz ucuyla etrafı kolaçan ederken dikkatimi çeken bir şey gördüm: bodrumun tam ortasında, duvarlardan uzak bir noktada duruyordu.

Bir kapı.

Tozun ve rutubetli duvarların ortasında kan kırmızısı parlak rengiyle neredeyse tüm bodrumu aydınlatıyordu. Yepyeniydi.um. Bu farkındalık biraz içimi rahatlatırken aynı zamanda da merakımı cezbetmişti. Normalde asla yapmayacağım o şeyi yaptım: Kapıya doğru yürüdüm, elim hafifçe titrerken altın rengi tokmağına uzandım ve çevirdim. 

O karanlık eşikten geçtim.

Kapının ardı zifiriydi. Yine de yürümeye devam ettim. Ayak seslerim sanki derin bir tünelin içindeymişçesine her adımda yankılanırken bedenimdeki ürpertiyi bastırmaya çalıştım.

 Bir süre amaçsızca yürüdükten sonra uzakta belli belirsiz bir ışık huzmesi gördüm. Küçük, solgun bir parıltıydı. O yöne doğru gittikçe sokak lambası olduğunu farkettiğim ışık biraz daha büyüdü; yaklaştıkça da içimde adını koyamadığım bunaltıcı bir his oluşmaya başladı. Bir anda kendimi tek bir sokak lambasıyla aydınlanan devasa bir bahçe geçidinin önünde buldum. Ne olduğunu tam kavrayamamıştım. Arkama dönüp baktığımda ise tünel ve kırmızı kapıdan herhangi bir iz yoktu.

Rüyada olduğumun farkındalığından cesaret alarak karşımda duran bahçeden içeri girdim. Önümde boylu boyunca dikilen bu ev bizim malikanemizin aynısıydı.

Ama tam olarak değil. Bir şeyler yanlış.

Aynı form, aynı pencereler, aynı kahverengi duvarlar…. Belki biraz daha yenisi. Bilemiyorum, etraf karanlık olduğu için çok fazla seçememiştim. Gecenin ortasında olmamıza rağmen evin tüm ışıkları yanıyordu. 

Zili çaldım.

Kapıyı tanımadığım orta yaşlı bir çift açtı. Ama beni görür görmez yüzlerine rahatlamayla karışık bir endişe ifadesi yerleşirken bir anda bana sıkıca sarıldılar ve sitemle karışık bir tonda beni azarlarken kollarımdan tutup beni içeri çekiştirdiler.

“Neredeydin sen? Saatlerdir seni bekliyoruz. Başına bir şey geldi sandık!” 

Evin içerisi ilginç bir şekilde benim evimle tamamen uyuşuyordu. Halılar, kitaplıktaki eski biblolar, mutfaktaki bozuk saat bile. Her şey yerli yerindeydi.  Mükemmel bir kopyaydı.

O gece onlarla yemek yedim. İyi insanlara benziyorlardı ama yüzlerinde tam adını koyamadığım bir şey vardı. Bir yapaylık. Çok da üzerinde durmadım.  Sonrasında odama geçtim ve ertesi gün kendi yatağımda uyanacağımı bilmenin verdiği huzurla uykuya daldım.

Ama öyle olmadı.

Aynı şekilde, yine oradaydım, o insanlarla. Sabah uyanıp beraber kahvaltımızı ediyorduk; sonrasında ben okula gidiyor, eve geliyor ve akşam yemeği bitince odama çekilip uyuyordum. Ne kadar çabalasam da, yine aynı yerde uyanmaya devam ediyordum.

Titrek sesinin eşliğinde kuru ve yorgun bir kahkaha attı. “Garip ha?” dedi.

“Gerçekten çok tuhafmış.” diye cevapladım. Artık neden hep yorgun olduğunu anlayabiliyordum. “Peki sonra nasıl bitti? Ne oldu da uyandın?”

O an tekrar göz göze geldik. Bakışları, kuzgun saçlarından çok daha karanlık duruyordu şimdi. Kesik ama derin bir nefes daha aldı.

“Anlamıyorsun.” dedi.

Ve sonra, neredeyse fısıldayarak ekledi:

“Hâlâ uyanamadım.”

Yanına oturdum. Başını bile kaldırmadı. Kömür karası ve acilen kesilmesi gereken saçları yüzünün büyük bir kısmını kapatmıştı. Çocuğun yüzündeki herhangi bir parçayı seçebilmek neredeyse imkânsızdı. Ama nedense diğerlerinin sinir bozucu kahkahalarından ve sahte samimiyetlerinden çok daha cazip gelmişti bu suskunluk.

Yazı: Sinem Özel
Çizim: Arda Steve Alban

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.