Zamanın çağlara gebe kaldığı günlerdi. Yeryüzündeki her karış toprakta tanrıların ve iblislerin ayak izleri işleniyor, melekler göklerden kovulup canavarlar okyanuslarda boğuluyordu. Ancak henüz tüm bu kavgalardan uzak topraklar da vardı, zamanın sancılarından sakınılan hiçliğin topraklarıydı. Dünyanın bu tarafı yaşamın kırıntılarıyla besleniyor ancak bir can suyundan fazlasını kabul görmüyordu. Hayatın ve ölümün kavgası bu topraklar üzerinde hâkim değildi, bu yüzdendir ki topraklar çorak olduğu kadar yaşama susamıştı ve yaşam filizlenebildiği her yerde filizleniyordu.
Ve insanoğluna ise hiçliğin toprakları düşmüştü.
Hiçliğin içinde bir şehir uzanıyordu, ya da bir şehirden geriye ne kaldıysa. Bu şehrin tek korunağı güneyde göğe yükselen bir dağ ve o dağa meydan okuyan yapraksız ağaçlardan oluşan bir yarım çemberdi. Ağaçların arasında henüz ismi konulmamış hayvanlar dolaşıyor; güneş, ay ve yıldızlar aynı göğü paylaşıyordu. Ancak göğün üç hanımı da uzak diyarların hikayesini onlara getirmiyordu, rüzgârın son tercümanı ise uzun zaman önce yitip gitmişti. Tüm bu yokluğun arasında ise insanlar yalnızca var olmaya çalışıyor, avuçlarına bırakılıp giden hayat denen girdabın kendilerini tamamen yutmasını engellemek için çırpınıyorlardı. Atıldıkları hiçliğin içinde hiçbir şey yaratıcı olacak kadar uzun yaşamıyor, hiçbir şey de yaratıcının nefesi olmadan doğmuyordu.
Ancak etraflarını saran hiçlik, cadı ve beraberinde getirdiği çiçekleriyle kendi içerisinde kıvrılmaya başladı. Dağın diğer tarafında geniş bir göl uzanıyordu, ilk rüzgâr habercisinden kalan bir hikâyeye göre ise bu göl düşmüş bir tanrıyı saklıyordu. Gölün suyu berraktı ancak gökyüzünü yansıtırken içini göstermiyordu; insanoğlu gökyüzünü yalnızca gölün kıyısında kucaklayabiliyordu ve göl, misafirlerini asla geri uğurlamıyordu. İnsanoğlunun ilk öfkeleri ve yasları da bir tanrıya adanmıştı ve asırlardır kimse dağın ötesine geçmemişti, ta ki cadının çiçeklerinin kokusu şehirlerinin duvarlarını aşana dek. Gölün üzerinde dünyada ilk kez parlayan renklerin en solgun tonunda çiçekler yüzüyor, yapraklarını gökteki ay, yıldız ve güneşe saygılarından hiç kapatmıyorlardı. Suyun üzerine asılmış bu yaprakların arasında ise bir cadı dolaşıyordu. Uzun, beyaz saçları her bir çiçeğin köklerine dolanıyor ancak sivri kulaklarını saklamaya yetmiyordu. Yemiyor ya da içmiyordu. Teni, çiçeklerden sakınılan tek renk olan mavinin solgun haliyle göklerin üç ışığıyla parlarken kendi gözleri tüm bu parlaklığa kördü. Çok konuşmuyor ancak hiçbir ziyaretçisini çevirmiyordu.
Ve lotus adını verdiği çiçekleri konusunda ise oldukça cömertti.
İnsanlar, gölü ziyaret ettiklerinde lotusların kokusunu, taç yapraklarını, köklerini ve hatta dumanını almakta özgürdüler. Karşılığında ise yalnızca gölde kalmaları gerekiyordu, dağın ardındaki şehirlerine hiçbir şey götüremezlerdi, Lotus Cadısı’nın yanında geçirdikleri saatleri ve yükselen dumanın ardından gördükleri düşleri bile. İnsanlar, cadının derin sesinden uzak diyarların hikayelerini dinliyor, rüzgârın ve göğün ulaklığını kaybettikleri zamanda suyun haberciliğini kabulleniyor ve lotus dumanın ciğerlerini, köklerinin ise midelerini doldurmalarına izin veriyorlardı. Ancak gölden ayrılırken yalnızca cadının kelimeleri onlarla kalıyor, ne kendi akıllarından geçen tek bir düşünceyi ne de göldeki düşlerini hatırlıyorlardı. Sonsuzluğu gücendirmeyecek bir süre boyunca ise yaşadıkları hiçliği, bir bilinmezliğe tercih ediyorlardı. Lotuslara karşılık, düşen tanrıya olan lanetleri de unutulup gidiyordu; göl yeniden gökyüzünü kucaklıyordu ve insanoğlunun ihtiyacı olan tek umut buydu.
Hiçliğin toprakları ilk çağın başlangıcına kadar varlığını sürdürdü, insanoğlu ve göl de öyle. Okyanustaki son canavar da boğulduğunda, lotus cadısı da insanoğlunun düşlerini çalmayı bitirmişti. İnsanoğlunun hayallerinden, ruhlarından ve zihinlerinden parçalar tanrılar ve iblislerin ardında bıraktığı yıkımın üzerine serilmiş bir çağın başlangıcı olmuştu. Hiçliğin toprakları, yeni çağın sancılarıyla sallanmış ve yıkılmıştı.
Geriye yalnızca kadim günlerin, hiçliğin şahitleri insanoğlu ve onların düşlerinin köprüsünden geçilen bir gerçeklik kalmıştı.
