Ellerimde bir ip. Ben mi onu tutuyorum o mu beni tutuyor belli değil. Kalın bir ip bu. Kopmayacak kadar kalın ama aynı zamanda incecik bir ip kadar da keskin. Ellerimi acıtıyor, yerden yere sürüklüyor, engellere çarptırıyor, kanlar süzülüyor dirseklerimden ama ben bırakmıyorum ipi. Korkuyorum. İpin sonunda ne var ve beni nereye getiriyor bilmiyorum. Ama bırakırsam yolumu bulamam diye korkuyorum. Etraf o kadar karanlık ki karanlığın içinde kaybolurum endişesi ile daha da sıkı tutuyorum ipi. Eğer bir umut varsa bu karanlığın içinde olmaz diyorum. Yirmi dört yıl oldu, yirmi dört yıldır sürükleniyorum. Bu zifiri karanlık git gide merak uyandırıyor içimde. Bu kadar karanlıksa bir şey mi gizleniyor içinde? Gizleniyorsa nedir bu? Korku, çaresizlik, umut… Belki de umut sandığımız gibi bir ışık topuna benzemiyordur. Onu karanlığın içinde aramamız gerekiyordur. Ama kovalıyorum kafamın içinden bu düşünceleri, ipe odaklanmalıyım. Elimden kaçırırsam tutamam ki bir daha. Çok hızlı bu ip, bir yılan kadar da kıvrak. Huzursuzluklar var içimde. Kuşkular var. Çünkü ipin sonu nereye çıkıyor bilmiyorum. Karanlıktan korkarım ben, çocukluğumdan beri o yüzden ipi bırakmayı düşünmedim hiç.
İpin sonunu merak ediyorum. Bir umut arıyorum ama aradığım umut ya ipin sonunda değilse? Belki de dipsiz bir uçurumdur sonu. Sonsuza kadar düşmek istemiyorum. Ya da bir dostun boynuna dolandığı gibi benim boynuma da dolanır. Ah zavallı dost! O kendi ipini bıraksa yolunu bulabilir miydi acaba karanlıkta? Bir seçeneği daha olduğunu bilseydi dener miydi? Ama o da korktu, kolay yolu seçti. Her şeyini kaybettikten sonra kahroldu. Daha fazla gücüm yok dedi ve sallandırıverdi kendini iple. Onun ipinin sonu buydu. Acı…
Korkular ve endişeler tepeme bindikçe daha da sıkı tutuyorum ipi. Kendi sonuma doğru son sürat sürükleniyorum. Sonunda umut olduğundan mı bu kadar can yakıyor bu ip yoksa işkenceden başka bir şey değil mi bu? Neden sağa, sola, geriye değil de dosdoğru ileri gidiyoruz peki? Oysa yirmi dört yıl kadar geriye gitmek isterdim. Doğduğum güne… Belki hiç doğmazdım o zaman. Ama ip kendi kurallarıyla ilerlemeye devam ediyor işte. Ayağa kalkıp, iple birlikte koşmayı çok denedim ama ip çok hızlı, ayakta duramıyorum, düşüp sürüklenmeye devam ediyorum. Bırakıp, karanlığın içinde kendi yolumda yürümeyi düşünüyorum. İpin sonu, karanlıktan daha çok korkutmaya başlıyor beni. Güzel kokularla dolu bir yerden geçiyoruz. Karanlık olduğu için göremiyorum ama kokunun kaynağının çiçekler olduğu çok belli. Heyecanlanıyorum ve bırakıveriyorum ipi. Artık ne olacaksa olsun diyorum.
Ayağa kalkıyorum, titriyor bacaklarım. Kanlar akıyor. Her yerim yara bere içinde. O kadar karanlık ki gözlerim açık mı kapalı mı bilemiyorum. Kayboldum, titreyen bacaklarımla birkaç adım ilerlerken korkuyorum. Birden minik ışıklar, parıltılar görüyorum. Önce ateş böceği sanıyorum ama dikkatli bakınca anlaşılıyor ne olduğu. Kendi ipini bırakan insanlar bunlar. Kendi iplerini bırakmışlar ve kendi cılız ışıklarıyla birbirleri için aydınlatıyorlar bu karanlığı. Şaşırıyorum ve gökyüzüne bakıyorum. Zifiri karanlık. Yıldızlar yok. Yerdeki bu ışıklar gökyüzünden dökülmüş yıldızlara benziyor. Ben ise o yıldızların arasında dolaşıyor gibiyim. Bu yıldız insanlar tek kelime etmiyorlar, ortalıkta gezinmiyorlar. Kol kola girip, kenetlenip bir zincir oluşturmuşlar. Zincir büyüdükçe etraf daha da aydınlanıyor. Güzel kokunun kaynağı olan çiçekler belirginleşmeye başlıyor. Tıpkı benim gibi sürüklenmekte olan insanları görüyorum, yara bere içinde ve yorgunlar, yıpranmışlar, gözlerinde korku var. Yıldız insan sayısı arttıkça sürüklenen bu insanlar da ışığı görüp bırakıyorlar iplerini ve zincire katılıyorlar.
Zinciri kim başlattı bilmiyorum. Ama ipi ilk bırakan o insan karanlıkta kaybolmayı göze almasaydı bu aydınlık, bu ışık zinciri oluşmazdı. Geç kaldığım yirmi dört yıla üzülüyorum. Neden ayaklarımızın üzerine basmak yerine sürüklenmeyi seçeriz ki? Çünkü böylesi daha kolay değil mi? İnsanlar hep kolayı seçmiyor mu zaten? Çabalamak ya da yönlerini değiştirmek yerine ip onları nereye götürüyorsa kabul edip, boyun eğmiyorlar mı? Bu korkaklıktır işte. Cesur olmak ise bu zinciri başlatan ilk insan olabilmektir. İpi bırakmak, yolu aydınlatmak ve ip tarafından kaderine sürüklenmek yerine kendi yolunun yolcusu olmak… Çok da geç kalmış sayılmam diyorum ve ben de katılıyorum zincire.
Hızla çoğalıyoruz, ışık o kadar kuvvetleniyor ki gözlerim kamaşıyor, göremiyorum. Birden ayaklarımız yerden kesiliyor. Gökyüzüne doğru yükseliyoruz ve düşen her yıldız geri alıyor yerini. Gökyüzünden aydınlatıyoruz bu karanlığı. Aydınlattıkça birer yıldız gibi parlıyoruz, dünyanın bütün güzellikleri ve pislikleri çıkıyor ortaya. Sürüklenen bütün insanlar gökyüzünden ne kadar net görülüyor. Hepsi yukarı bakıyor ve bırakıyorlar iplerini aynı anda.
Çiçek kokuları yayılıyor etrafa. Yıldız insanlar ağlıyor kaybettikleri zamana. Yağmur oluyor toprağa gözyaşları ve ıslanan topraktan yeni çiçekler filizleniyor. Filizlenen çiçeklerin güzel kokuları bana verdiği gibi sürüklenen insanlara da cesaret veriyor. Yıldız insanlar gülüyor ve iyice parlıyor, aydınlanıyor etraf. Şimdi her şey çok net, çok anlaşılır, şimdi çok sakinim ve ben de gülümsüyorum. İşte bu huzur diyorum. Bu huzur. Aradığım o umut ise birbiri için parlayan bu insanlar.

