2026
No 09

Sahne Arası

Bolu Belediyesi’nin ücretsiz olarak düzenlemiş olduğu 2. Tiyatro Festivali’ne katıldım. Bu yazımda oynanan 9 oyundan 4 tanesini seçmiş olup, bu oyunların konularını, dekorların yerleşimini ve oyunculuk performanslarını kendi gözümden değerlendireceğim.

Tatavlada Son Dans; Deniz ÇAKIR ve Sumru YAVRUCUK’un oynadığı, 80 dakikalık bir oyundu. Merak edip araştırdığımda oyunun isminde geçen ‘tatavla’ kelimesinin İstanbul’da bulunan Kurtuluş semtinin eski adı olduğunu ve bu semtin ilk sakinlerinin Rumlar olduğunu öğrendim. Oyunda dram ve komedi unsurları beraberce işlendi. Simsiyah bir arka fonun önüne duran, içinden demirleri dökülen çizik çizik kolonlar, epeyce eski ve kırık bir saat, buna eşlik eden yıkık dökük pencereler ve yırtık pırtık kanepeler… Karakterlerin yoksulluk içinde yaşadığı kullanılan dekorla başarılı bir şekilde yansıtıldı. Oyuncuların kullandığı mimikler ve repliklerini doğru bir şekilde tonlamaları, vermek istedikleri duyguyu izleyiciye geçirecek şekildeydi. Perdeler kapanıp oyun bittiğinde, oyunun akıcılığından dolayı hiç sıkılmadığımı fark ettim. Oyun, konu olarak 6-7 Eylül olayları diğer adıyla ise İstanbul Pogromu adıyla bilinen olayı merkezine alarak iki kadın karakterimiz olan Eleni ve yardımcısı Gül’ün bu olaylar sırasında yaşadıkları çevresinde şekillendi.  Bunun yanında duygusal çalkantılar, kah gülerek kah ağlayarak yaptıkları tartışmalar ve gidip kalmak arasında yaşıdakları ikilemlerle birlikte izleyiciyi konunun içine çekmeyi başardığını düşünüyorum. Oyunun ortasında Sumru Yavrucuk’un mikrofonu düştüğünde öyle bir doğaçlamayla toparladı ki sanki oyunun akışında gerçekten bu sahne var gibiydi. Sonuç olarak dekor ve oyunculuk olarak başarılı bir oyundu.

Başka Sen Yok Ki; Ruhi SARI, Emine ÜN, İlker KALAY ve Elif ÇELİK’in oynadığı 100 dakikalık bir oyundu. İçinde yer yer komedi ve hüzün öğeleri barındıran oyunda minimalist bir dekor tercihi yapılmıştı. Dekor birkaç tane sandalye, bir masa ve bir darağacından ibaretti. Başlangıçta en çok ilgimi çeken sahnenin ortasında duran o daracıydı. Oyun, seyirciyi hemen içerisine almayan, yavaş bir tempoda ilerleyerek zamanla içine çeken bir yapıdaydı. Ana karakterimizin ismi Bahtiyar’dı ve Bahtiyar, bir yazar ve adına tezat olarak çok bahtsız bir karakter olarak karşımıza çıkmıştı. Oyun, yazdıklarını bir türlü beğenmeyen Bahtiyar’ın intihar etmeye karar vermesiyle başladı ve olaylar, tam boynuna ipi geçirdiğinde çalan kapıdan sonra derinleşmeye başladı. Bir yazarın hayatta çektiği sıkıntılar, bu sıkıntıların yarattığı karakterlere yansıması ve yazarın karakterleriyle kurduğu bağ çevresinde şekillenen kurgu gerçekçi şekilde işlenmişti. Bana göre bu bağ bir noktada sağlıksızdı çünkü yazar, karakterleriyle o kadar iç içeydi ki bazen gerçeklikten kopabiliyordu. Buna ek olarak yazar karakterlerini, kendi hayatında yaşadıklarını abartılı bir şekilde yansıtarak yaratmıştı. Hoşuma giden bir nokta ise oyunun interaktif olmasıydı. Bazı kısımlarda seyircilere sorular yöneltildi ve iletişim kuruldu. Oyunculuklara gelecek olursak; yer yer bazı tepkilerin yapay olduğunu hissettim. Komedi unsurları bence daha başarılı şekilde sunulmuştu. Ek olarak, Trakya ağzı oyuna farklı bir renk katmıştı. 

Akciğer; Nergis ÖZTÜRK ve Engin HEPİLERİ’in oynadığı 90 dakikalık bir oyundu. Salona girip oturduktan sonra sahnede hiçbir dekorun olmadığını görmek beni şaşırttı. Acaba henüz dekoru yerleştirmediler mi diye düşünürken oyun başladıktan sonra bunun nedenini anladım. Oyun, birçok geçişten, değişken mekanlardan ve zamanlardan oluştuğu için dekorlar seyircinin hayal gücüne bırakılmıştı. Bu dekor tercihi beni fazlasıyla etkilemişti çünkü bana kalırsa, bu şekilde oynanan bir oyunun başarılı bir şekilde verilmesi normalin üzerinde bir performans gerektiriyor. Ancak, gerek oyunun akışı gerek oyunculuk ile gayet başarılı bir şekilde sunmayı başardılar. Oyun, bir çiftin soluksuz bir şekilde bir çocuk isteyip istemediklerini tartışmasıyla başladı ve hızlı bir tempoda devam etti. Kadın karakterimizin karbon ayak izine ve çevre ile ilgili birçok şeye hassas şekilde yaklaşıyor olması da tartışmayı alevlendiriyordu. Oyun bence, günümüzde birçok çiftin yaşadığı farklı farklı olayların ve olasılıkların hepsini bir arada veren faydalı bir oyundu. Hem güldüren hem de düşündüren yapısıyla izleyiciyi bir karanlığa bir aydınlığa iten oyun, bir kadın ve bir erkeğin “çocuk” üzerine olan düşüncelerinin temellerini derinlemesine analiz etmekle kalmamış  aynı zamanda farklı sonuçları da göz önüne sermişti. Gerek Nergis ÖZTÜRK’ün gerek Engin HEPİLER’in oyunculuğu o kadar güzeldi ki, konu da güzel olunca, oyun içine seyirciyi sanki gerçekten bunları yaşıyormuş gibi hissettirerek içine çekti.

Her Şey Bedava; Yasemin YALÇIN, İlyas İLBEY, Cenk TUNALI, Eylül İLBEY ve Sertaç AKKAYA’nın oynadığı 120 dakikalık bir oyundu. Sahnedeki dekor; bir evin hem mutfağını hem oturma odasını hem de yatak odasını içermekte olup eşyaların eskiliği ise burada yaşayan ailenin maddi yetersizliğini gözler önüne seriyordu. İtalya’da, arkadaş olan iki ailenin ekseninde dönen oyunda, kadın karakterler ev hanımları eşleri ise aynı yerde çalışan işçiler olarak karşımıza çıktı. Oyun genel olarak, ekonomik durumları yetersiz olan bu ailelerin kadınlarının ve erkeklerinin zıt fikirlere sahip olmaları ve bu çatışmadan doğan olaylar çevresinde ilerledi. Bunun yanında, kapitalist sisteme eleştirel şekilde yaklaşan karakterler, işçi sınıfının ne kadar zor şartlarda çalıştığını ve yokluk çeken bir insanın neler yapabileceğini de başarılı şekilde işledi. Bizim de yaşadığımız gerçekleri, içine acı tatlı tebessümler katarak yüzümüze çarpan karakterler sistemdeki bozukluktan çoğu insan rahatsız olurken, olmayanların da bilinçaltındaki o rahatsızlık kıpırtısını dışa vurmayı başardı. Bu temaların yanında işlenen; ikili ilişkiler arasındaki iletişimsizlikler, bu iletişimsizlikten doğan anlaşmazlıklar, korku, dostluk ve artık göremediğimiz komşuluğun nasıl bir şey olduğunu da gözler önüne serdiler. Bunlara ek olarak, aslında düşüncelerimizin ne kadar zıt olduğuna inansak da ortak bir paydanın her zaman var olduğu bence, izleyiciye başarılı şekilde sezdirildi. Oyuncu kadrosu görece geniş olsa da oyuncular her karakteri güzel şekilde canlandırdılar. Genel anlamda gerek konusu gerek oyunculuğu ile mutlaka izlenmesi gereken bir oyun olduğunu düşünüyorum. 

Bizim de yaşadığımız gerçekleri, içine acı tatlı tebessümler katarak yüzümüze çarpan karakterler sistemdeki bozukluktan çoğu insan rahatsız olurken, olmayanların da bilinçaltındaki o rahatsızlık kıpırtısını dışa vurmayı başardı. Bu temaların yanında işlenen; ikili ilişkiler arasındaki iletişimsizlikler, bu iletişimsizlikten doğan anlaşmazlıklar, korku, dostluk ve artık göremediğimiz komşuluğun nasıl bir şey olduğunu da gözler önüne serdiler. Bunlara ek olarak, aslında düşüncelerimizin ne kadar zıt olduğuna inansak da ortak bir paydanın her zaman var olduğu bence, izleyiciye başarılı şekilde sezdirildi.

Yazı: Melis Demir
Grafik: Gani Buğra Yılmaz

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.