Türk sinemasının çağdaş ustalarından biri olarak kabul edilen Nuri Bilge Ceylan, sadece ülkemizde değil, dünya çapında da büyük bir hayran kitlesine sahip bir yönetmen ve senaristtir. Özgün tarzı ve derin hikayeleriyle tanınan Ceylan, sinema dünyasında özel bir yer edinmiştir. Ceylan’ın filmleri genelde bireyin iç dünyasına ve varoluşsal sorunlarına odaklanır. Anadolu’nun tabii güzellikleri ve insan ilişkilerinin karmaşıklığı onun filmlerinde sıkça karşımıza çıkar. Anadolu’nun gerçeklerini ve geleneklerini çok başarılı analiz eder. Bu yazıda Nuri Bilge Ceylan’ın en sevdiğim eserlerinden olan Kış Uykusu filminden bahsedeceğim.
Bazen bir film, izleyiciyi sadece görsel olarak etkilemekle kalmaz, aynı zamanda derin düşüncelere ve duygusal yolculuklara davet eder. Nuri Bilge Ceylan’ın ustalık eseri Kış Uykusu tam da böyle bir film. Soğuk Anadolu topraklarının dondurucu sessizliğinde, insan ruhunun karanlık kuytularına yolculuk yapıyor. Kış Uykusu, sadece beyaz perdede izlenen bir film değil, aynı zamanda insanın varoluşsal derinliklerini sorgulatan bir felsefi manifesto. Karın beyaz örtüsü altında yatan insan ilişkilerinin, çatışmalarının ve kırılganlıklarının portresini çizerken, izleyiciyi atmosferin içine hapsediyor. Film, hayatın anlamı, insan ilişkileri, adalet ve vicdan gibi evrensel temaları ustalıkla işleyerek izleyicinin bu kavramları sorgulamasını sağlıyor.
Filmin ana karakteri olan Aydın zengin bir entelektüel olarak tanıtılıyor ancak iç dünyasında kırık dökük bir benlik ve yitik bir ruh yatıyor. Aydın’ın diyalogları, izleyicinin kendi düşüncelerine ve duygularına dalmalarını sağlıyor. Özellikle kız kardeşi Necla ile olan diyalogları, insan ilişkilerinin karmaşıklığını ve çatışmalarını derinlemesine inceliyor. Necla’nın Aydın’a yönelik eleştirileri, izleyiciyi Aydın’ın dünyasına bir pencere açıyor ve kendi iç dünyalarını sorgulamaya yönlendiriyor. Aydın’ın zengin iç dünyası, izleyiciyi hem onunla özdeşleştirmeye hem de ondan uzaklaştırmaya davet ediyor. Onunla empati kurarken aynı zamanda eleştiriye maruz bırakıyoruz kendimizi. İşte bu denge oyunu, filmin en keyifli kısımlarından biri.
Filmdeki diğer karakterlerin de diyalogları, felsefi alt metinler içeriyor. Özellikle, Hamdi’nin yoksullukla mücadele eden insanların yaşadığı acıları dile getirdiği diyaloglar, adalet, vicdan ve insan doğası gibi evrensel konuları gündeme getiriyor. Diyaloglar üzerinden nasıl sorgulamalar yapabileceğimize dair bir pencere aralamak istiyorum. Beraber filmden yapmış olduğum birkaç alıntıya göz atalım.
‘Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu tanrılaştırmak; sonra da sanki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyormuş diye ona kızmak. Bana biraz haksızlık etmiyor musun?’ Aydın karakterinin söylemiş olduğu bu söz, belki de partnerlerimizle içimizde savaştığımız anlarda kendimize hatırlatmamız gereken bir repliktir. Hayat boyu birilerine hak ettiğinden fazla değer biçiyoruz, gerçeküstü beklentiler içine giriyoruz. O kişilerin hayatımızı bambaşka güzelliklerle donatacağını sanıyoruz, onun hayatına dokunmak için de yapmamız gerektiği kadar fedakarlık yapıyoruz. Nankörlük olarak algıladığımız “Yapmasaydın” sözü haklı bir serzeniş mi acaba? Karşımızdakinin gerçek niteliğiyle yüzleşmekten kaçınıp avuntulara kapıldıktan sonra yüklenmemiz gereken kişi belki de kendimiziz.. İnsana en büyük kötülüğü kendisi yapar. Bir başkası ona zarar verse bile zarar vermesine izin verdiği için kişi kendisinden sorumludur.
‘Yaşlıları geri kalmışlıkları, tutuculukları, özgür düşünemedikleri için; gençleri ise özgür düşünceleri yüzünden, geleneklerden kopuk oldukları için beğenmiyorsun. Halkın, ülkenin çıkarlarının en önde olması gerektiğini söyler durursun ama her karşına çıkandan hırsızmış, soyguncuymuş gibi kuşkulandığın için halktan da nefret ediyorsun. Nefret etmediğin insan yok neredeyse’ Aydın karakterine yönelik söylenen bu sözler, günümüz toplumunun bir özeti niteliğinde aslında. Herkes herkesi eleştiriyor. Gerçekten de alıntıdaki gibi hem muhafazakarlar hem sekülerler sürekli ayrıştırılıyor, savaştırılıyor. Ben de merak ediyorum; her sınıftan insanı eleştiren bu insanlar kendini hangi grubun içinde görüyor? Kendi düşüncelerini bir gruba sığdıramamanın veya kendi düşüncelerinin ne olduğunu hala anlayamamanın verdiği bir saldırı psikolojisi mi acaba? Görüşü fark etmeksizin, herkese saldırdığında bir noktada kendisini de eleştirmiş olmuyor mu insan?
‘Vicdan güçlüleri korkutmak için düşünülmüş, korkakların kullandığı bir sözcükten başka bir şey değildir. Bizim vicdanımız güçlü kollarımız, kılıçlarsa yasalarımızdır.’ Filmde vicdan kavramının da çokça sorgulandığını görmek mümkün. Bu replikte de Shakespeare’den bir alıntı yapılmış. Vicdan, doğruyu ve yanlışı sorgulayan içsel bir fısıltıdır. Gerçekten de güçlü insanların yanlışları hemen sorgulanıyor, vicdani sorgulama naraları atılıyor da kendisini hayattan soyutlayıp tekil bir yaşama sığdıran, kimseye bir faydası olmayan toplumca silik insanların vicdanı kimse tarafından sorgulanmıyor. Filmdeki, vicdanla ilgili diğer bir repliği de Nihal karakterinden okuyalım. ‘Vicdan, ahlak, ideal, ilkeli olmak, yaşamın amacı, bu sözler ağzından hiç eksilmedi. Birini küçük düşürmek incitmek karalamak istediğin zaman hep böyle sözler söylersin. Ama bence bir insan bu kelimeleri bu kadar fazla kullanıyorsa esas ondan şüphe etmek lazım.’ Vicdan ve ahlak kavramlarını hadsiz seviyede sorgulayan, kendini ahlaki bilirkişi olarak gören insanlar da bu konuda en çok noksanlığı yaşayan insanlar olabilir mi gerçekten?
‘Aldanmak yaptığımız her işte şaşmaz yazgısı hepimizin. Her sabah, parlak işler tasarlar gün boyu budalalık ederim.’ Aydın’ın söylemiş olduğu bu söz, diğer paragrafı destekler biçimde genel olarak hayata da fazla anlam yüklemiş olmamızdan kaynaklı bir yanılgıya parmak basıyor bence. “Her sabah 05.00’da kalk, yoga yap, kitap oku, hayatın düzelecek” güzellemelerini sıkça duymamızdan kaynaklı belki de, güne güzel başlayınca güzel geçecek sanıyoruz. Her güne süslü ajandalara renkli planlar yapıp yazıyoruz, sonra da gün boyu budalalık ediyoruz. Ajandaya yazmaya bile utandığımız hayatları yaşayıp gidiyoruz. Belki hayata da çok anlam yüklememek, her gün parlak işler gerçekleştiremeyeceğimizin farkında olup daha gerçekçi hayaller kurmak bizi hayallerimizi gerçekleştirmeye yaklaştırabilir.
