2026
No 07

Semerkant – Amin Maalouf

Amin Maalouf bu kez bizi kızgın kumların, parçalanmış ruhların coğrafyası olan İran’a götürüyor. O dönemki savaşların, işgallerin, otorite mücadelelerinin ve eşsiz edebi dünyanın İran üzerindeki etkilerini yakından inceleyebildiğimiz bu tarihi kurguda yazar, iki hikayeyi birbirine kenetleyip soluksuz okuyacağımız bir roman sunuyor bize. Hikaye, Ömer Hayyam’ın Semerkant’a gelmesiyle başlıyor ve orada tanıştığı otoritelerle şekillendirdiği mozaiklerle devam ediyor. Hikaye bu noktada derin bir anlam taşıyor, çünkü bize Ömer Hayyam’ın kişisel hayatına ve muhatap olduğu mercilere yakından bakma fırsatı sunarak hikayeyi kendi içimizde derinleştirmemize ve dönemi anlamamıza yardım ediyor. Romanın en dikkat çekici unsurları tabii ki de Ömer’in Nizamülmülk ve Hasan Sabbah ile olan, kurgulanmış kişisel ilişkileri. Türk tarihinde de çok ilgi çeken ve merak uyandıran bu üç karakterin aralarındaki ilişkinin, tarihi bir kurguda okunması ne kadar sıkıcı olabilir ki?

Bir yanda kopkoyu üzümlerin şarabında süzülerek, yazmasına rubailerini işleyen Ömer, diğer yanda kendisi istemedikçe hiçbir kargaşanın yaşanmasına mahal vermeyen, Melikşah’a bile kafa tutmuş bir vezir olan Nizamülmülk ve son olarak da tarihin en kanlı davalarına imza atan, Haşhaşilerin kurucu “peygamberi”, Haşşaşiyun Cenneti’nin anahtarını tutan Hasan Sabbah. Sadece bölge otoritesi değil, İslam dünyasının ve hatta tüm dünya iktidarını mücadele unsuru haline getiren Sabbah’ın planları, karizmatik bir lider oluşuyla insanları tarikatına fedai yapması ve beraberinde yaşanan olaylar… Kitap aynı zamanda, bazı noktalarda tamamiyle kurgu olsa da, Haşhaşilerin eğitim ve liyakat sistemine de bir noktaya kadar aşina olabileceğimiz bilgileri ile ilgilisi için “bulunmaz bir cennet”. “Kargaşa devri gelip çatınca kimse onun seyrini durduramaz, kimse ondan kaçamaz, ama bazıları onu kullanmayı becerir. Bu dünyanın yırtıcılığını, şiddetini Hasan Sabbah’dan daha iyi evcilleştirecek birisi çıkmadı. Alamut’a çekildiğinde kendine küçücük bir huzur alanı yaratabilmek için dört bir yana korku saçtı.” 

Maalouf, hakim diliyle Semerkant’ı, Kum’u, Isfahan’ı büyük bir özveriyle okuyucuya aktarırken, dönemin şartlarının ve toplumsal kaygılarının dinle bütünleşme şeklini de anlamamızı kolaylaştırıyor. İlk bölümü tüm bu lezzetli içeriğiyle okurken, ikinci bölümde daha yakın bir tarihe geliyor; Ömer Hayyam’ın yazmasını -doğal olarak- bir takıntı haline getiren araştırmacı Benjamin “Omar” Lesage’ın maceralarına şahit oluyoruz. Yazmaya sahip olmak bir yana sadece bir kez dokunmak ve coğrafyanın kokusunu içine çekmek isteyen bu gezginimiz, yazmaya giden yolda birçok politik macera yaşıyor ve birçok önemli isimle temasa geçiyor. Eğer siz de bizim gibi bir roman okurken onun öğretici etmenlerinden faydalanmayı, “bu ismi, bu olayı araştırayım” diyerek cümlelerin altını çizmeyi seviyorsanız, Semerkant başucu kitabınız olabilir. 11. Yüzyılı ve coğrafyasını iştah kabartan bir dille anlatması Maalouf için pek yeni bir tarz değil tabii ki. Bunları çok ilgisi olmayan biri belki bir makaleden okumayacaktır ancak Amin Maalouf bize öyle doğal bir perspektif sunuyor ki kitabı gözleriniz kapanmadığı sürece elinizden düşürmek çok zor olacak. 

Amin Maalouf bu kez bizi kızgın kumların, parçalanmış ruhların coğrafyası olan İran’a götürüyor. O dönemki savaşların, işgallerin, otorite mücadelelerinin ve eşsiz edebi dünyanın İran üzerindeki etkilerini yakından inceleyebildiğimiz bu tarihi kurguda yazar, iki hikayeyi birbirine kenetleyip soluksuz okuyacağımız bir roman sunuyor bize.

Yazı: Pelin Kalkan
Grafik: Gani Buğra Yılmaz

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.