Bir zamanlar, renklerin diyarında dört adet tek renk krallık varmış. Bu krallıklar mavi, beyaz, kırmızı ve siyahmış. Kırmızı Krallıkta her şey kırmızı, Mavi Krallıkta her şey mavi, Beyaz Krallıkta her şey beyazmış. Gökyüzü, yeryüzü, kuşlar, balıklar, otlar, ağaçlar… Her şeyin tek renk olduğu bu krallıkların eğlenceye düşkün oldukça kalabalık halkı varmış. Ama birinin hariç. Siyah Krallık.
Siyah Krallıkta her şey o kadar siyah, o kadar kasvetliymiş ki kimse orada yaşamak istemezmiş. Diğer krallıkların aksine tek bir kişi yaşarmış bu krallıkta. Kukuru adındaki bu kral, kendi gibi kasvetli bir tepede kasvetli bir şatoda tek başına yaşarmış. Bir palyaçoya benzemesine rağmen hep hüzünlüymüş Kukuru. Herkes onun yaşlı huysuz, duygusuz ve sıkıcı olduğunu düşünürmüş. Bu yüzden de hep yalnızmış Kukuru. Diğer krallar ona acıyarak bakar, onu kral olmaya layık görmez, bir parçası olan bu kasvet ve siyahlıktan vazgeçmesi için ona diller dökerlermiş. Ama nafile. En sonunda pes etmişler ve iyice bir başına kalmış, hatırlanmaz olmuş. Diğer krallıklar kendilerini eğlenceye vermiş, müzikler çalınmış, danslar edilmiş, kahkahalar atılmış, ta ki o güne kadar.
Yılın bazı zamanlarında gerçekleşen o büyüleyici gün krallıklarda danslar durur, müziğin sesi kısılır, kahkahalar kesilir ve hayat yerini sessizliğe bırakırmış. Bütün gözler siyah krallığa çevrilir, o büyüleyici anın bir saniyesini bile kaçırmamak için kimse gözünü bile kırpmazmış. İşte o büyüleyici an, Siyah Krallık’ın kasvetini aydınlatan ışıkların gökyüzüne çıktığı ve gökyüzünün kimsenin görmediği renklere büründüğü o an, herkesin dili tutulur, herkes bir an Siyah Krallık’ın halkı olmak istermiş. Tek renk krallıklarından sıkılan krallar bile bu renk cümbüşü için renklerini feda etmeye hazırmış.
Halkın merakı gittikçe artmış. Bu merak o kadar büyümüş ki siyah krallığa gidip bakmayı bile düşünmüşler. Ancak Kukuru’dan ve Siyah Krallık’tan öyle korkuyorlarmış ki bu düşünceden vaz geçmişler.
Bu böyle sürüp gidiyormuş ki bir çocuk arkadaşlarından saklanırken, kendini Siyah Krallık’ta buluvermiş. Yürümüş, yürümüş… Karşısında Kukuru’yu görüvermiş. Ama Kukuru onu görmemiş, çünkü ağlıyormuş Kukuru. Ağladıkça gözyaşları yere düşmüyor, gökyüzüne uçuyor ve gökyüzünde rengarenk ışıklar oluşturuyormuş. Sırrı çözen bu çocuk koşup sırrı bütün krallıklara anlatmış. Zafer kazandıklarını düşünen krallar bütün halktan ağlamasını istemiş. Halk da bir olup ağlamaya başlamış. Hıçkırıkları birbirine karışıp uğultuya dönüşmüş, göz pınarları kurumuş ama yok! Tek bir ışık dahi yokmuş. Bir türlü anlayamamışlar sebebini. Kimse Kukuru’nun neden ağladığını düşünmüyor, herkes ağladıkları halde ortaya çıkmayan ışıkları düşünüyormuş.
Kralların hırsı gittikçe artmış; halklarını her gün ağlatıyor, ağlamak istemezlerse onlara ağlayana kadar eziyet ediyor, zevkin ve sefanın hâkim olduğu bu krallıklarda zulümden başka bir şey yaşanmıyormuş artık. Kukuru hayretle onları izliyor, onlara acıyor, onlar için ağlıyor, o ağladıkça gökyüzü yine ışıl ışıl oluyormuş.
Sonunda krallar dayanamamış. Bir olup dayanmışlar Kukuru’nun kapısına. “Söyle sırrını yoksa yıkarız krallığını başına!’’ demişler. Kukuru ise söylemiş sırrını. “Sadece sevin. Yaşayan her canlıyı, kuşları, balıkları… Yaşamanız için var olan doğayı, denizi, yıldızları… İnsanlarınızı sevin, çocuklarınızı… Mutluluğu, zevki, sefayı sevdiğiniz kadar hüznü de sevin. Kalabalıklara ait olduğunuz kadar yalnızlığa da ait olun. Bir gün gelecek sizi sizden başka kimse anlamayacak. O zaman anlayacaksınız kalabalığın içinde aslında nasıl da bir başınıza olduğunuzu. Siz, renkleri dışarıda ararsınız dostlarım oysa renk içinizdedir; bazen kalbinizden gelen göz yaşınızda, bazen hislerinizin yüzünüzde yarattığı tebessümde, bazen korkunuzun getirdiği titremededir. Dışarıdaki kasveti yalnızca içinizdeki renkler aydınlatabilir.’’ İnanmamış krallar. “Kes yalancı, yalan söylüyorsun!’’ demişler hep bir ağızdan ve yıkıvermişler krallığı Kukuru’nun başına. Siyah Krallık yanıp kül olurken, son defa ağlamış Kukuru, tutunmuş rengarenk ışıklarının ucuna ve uçuvermiş gökyüzüne doğru.
Bir daha ne Kukuru’yu ne de renklerini gören olmuş. Zavallı krallıklar birer birer kaybetmiş varolan renklerini de ve kaybolmuşlar karanlığın ve kasvetin içerisinde.
