“Beni benden sökebilecek kadar uzak ve sıcak bir akşam, oturduğum bank ve tepemde umarsızca göz kırpan sokak lambasının aydınlattığı denizin hafif turkuazında seni beklemenin anısıyla yazıyorum bu satırları. Hoş, geçen yıllar asla yanlarında tükenmesini istediğimiz duyguları alarak terk etmez ömrümüzü. Özlemin diriliği, onu öldürmeye kıyamadığımız her an, dirimini gittikçe artıran bugünden kopuşun yarınların çokluğuna olan derin inancı yüzünden hep sıcak kalır. Sol yanına bir akarsuyu seçerek başlanan yolculuklar ferahlığını bu yersiz inançla beraber kaybetmeye başlar. İçkin duygular geceyle beraber aşkın hale gelir ruhumuzda. Bundandır halen inanırım, insan bir geceye çok sığdırır, kendi sığmasa da. Bir ömre ise daha az, kendi oylumuna yetmese de. Yaz yağmurlarından nasibini almamış asi bir iğde ağacının altında dinlenmek için yıllar boyunca yollar eskitmiş, bal bakışlı, acı bir hatırasın şimdi. İşte böyle başlayacağımı tasavvur ederdim satırlarıma eğer o eski yaz aylarından ve Arjantin kıyılarından bahsetmek isteseydim; güneşe, kâğıda ve tabii ki de özlemimin bana benden başkasını bırakmayan insan nesnelerine adayacağım mektubuma.”
“Halen bir gölgem varken sevinç! Çok kere sevinç! İlkelin ilkesizliğine çekilen kanımdaki turunç kokulu nostalji beni bugünün portakal çiçeklerinden men etse dahi sevinç. Bu yazın tatlı sıcağı tenime merhametli davransa bile birkaç yıl önce ailemle geldiğim zamanki gibi değil buralar. Yeni milenyumun doğumuna birkaç ay kala bu Güney Amerika kentinde yapayalnız kalacağımı bilemezdim. Nedendir bilinmez yıllar önce buradayken o akşamlardan birinde gördüğüm sekerek yürüyen bir kediyi anımsarım bazen. Ruhu mu bedeni mi aksaktı anlayamamıştım gözlerinden. Hala her aynaya baktığımda sorduğum bir soru. Özlediklerimiz, geçmişe verdiklerimiz neremizden aksatıyordu, kıyafetinin neresinden tutsak insan tapınağının keşişlerinin, sana yarının merdivenlerini gösterirlerdi bize? Ruhun vazgeçmediğini karartmak nafile. Yine de söylediğim gibi, halen bir gölgem varken sevinç!”
“Her adımım orijinal ve tekrarsızdı. Kısa cümlelerde tutsak kalan bir düşünceler bataklığı beni yutup, otelin merdivenlerine fırlatana kadar ayılamamıştım ve zihnimdeki melodi, sayfaları yırtılmış bir yüz kitabı gibi zemine düşene kadar acıyla doluydu O gün ölü bulundu yüzüm, kırışıklıklarında boğulan bir sima olarak da kaldı sizin için. Güneşin yüzüme saldırmasıyla uyandım. Belli ki hastalığım iyice ilerledi. Buradan en kısa sürede ayrılıp yolculuğumu son durağım olan Şili kıyılarında sonlandıracağım.”
“Çıkıp geliyor hayalin beni saran geceden.
Denize karıştırıyor inatçı yakınışını ırmak.
Terk edilmiş, gün batımındaki rıhtımlar gibi.
Ayrılık saati bu, ey terk edilmiş!
Bunlar Pablo Neruda’nın “Umutsuz bir Şarkı” şiirinin ilk dizeleri sevgilim. Neruda’yı, burada sadece Şili’li olduğu için sevdiklerini düşünürdüm ancak övdükleri kadar varmış. İş görüşmelerim güzel geçti ancak sana haber gönderemiyor ve alamıyor olmak beni tüm bunların mutluluğundan alıkoyuyor. Bu şiirdeki gibi öksüz ve terk edilmiş hissediyorum. Buradan ayrılık saatim gelmiş belli ki. Seni çok özledim, 2 gün sonra ellerin ellerimde olacak. Umarım bu mektup da diğerleri gibi bana geri dönmez.”
“Rodriguez’in “I Think of You” şarkısı çalıyor lobide. İstanbul’daki balkonumuzda dinlemek için sana bir plağını aldım bile. Tanrı neden yalnızların üzerine bu denli titrer diye sormuştun ilk tanıştığımızda, şimdi anlıyorum, onun yüreğimizin soğuk mecralarından nasıl doğduğunu, çaresizlik ve umutsuzluk anlarında tekilliğin. Bir süredir haber alamıyorum senden umarım iyisindir. Her çeşit coğrafyada bulunduk ancak ilk kez bu kadar ayrı kaldık birbirimizden.
Annenin mektubunu aldım az önce, 2 haftalık sessizliğinin sebebi bir trafik kazasıymış… Biraz uzattığım yolculuğum artık yolunu kaybetti.”
“İçten içe en derin düşüncelerine kadar anlaşılmak isteyen insanlar bilinebilir olmanın hafifliğini ararken insanlığın sırtına biraz daha yük bindirdiklerini fark etmezler. Kimse içeride, açılmamış bir kapıya eşlikçi olmak istemez, onlar ise misafir beklerler. Aşkın yanılgısı da budur gençlik yıllarında. Kederin yanılgısı hep budur, ömür boyunca. Bu herkesin hızlı gittiği bir çağda birinin seni beklediğine inanmak kadar ince hesaplanmış bir kaçış kendinle yüzleşmekten. Neşeli bir kötülüğe ve kederli bir iyiye davet çıkaran hayata alkış tutmak gibi bu durgunluğa karşı, durmak. Sadece durmak. Özlemek kendi kendine “öz”lenemeyenlerin elinde kuru bir çiçek gibi durur. O çiçek gibi durmak. Bu ufacık demir korkuluklarla çevrili balkon müsveddesinde durmak. Evet korkuluk, bu demir yapıya bu ismi seçmeleri hep komik gelmiştir bana. Adı üstünde, “korku-luk”, bizi korurken önce korkularımızdan sonra kendi varlığından güç alan yapı. Hata yapma ihtimalimizi gözlerimizin önüne sererek sahte bir güven duygusu yaratan ve insani olanın yabanıl kısmını yontan devlet kurumları gibi gizliden gizliye bizi kendimizden koruduğunu düşünen korkuluklar. Ah sanırım fazla kaçırdım, gün boyu her ne yaptıysam fazla kaçırdım. Yarın buradan ayrılıyorum. Dostum, bu mektubu sana göndermeyeceğim, aksine tüm bunları ve kaldığım oteldeki öneri formu sandığının müşterilerin anonim mektupları için “güvenli” bir kasaya dönüştüğünü Türkiye’ye döndüğümde öğreneceksin. Görüşmek üzere.”
“Yıldızlar, ben ve birkaç mektup paylaşıyor şimdi bu soğuk geceyi. Sirena otelinin kalıntıları arasından benimle çıkan. Yaşanan felaketten aşağı kalır yanı yok bu mektupların. İçinden kendi dilimden olanları seçip çıkaracağım ki ikinci kez ölmesinler, bunu kimse hak etmez.”
