Hayatımız boyunca deneyimlediğimiz pek çok duygu var. Bu konuda o kadar geniş bir yelpazemiz var ki bazen bazı duyguları adlandıramıyoruz bile. Bu yelpazeden hayatımıza birer birer savrulan duygular, sadece iç dünyamızda esinti yaratmıyor; aynı zamanda düşüncelerimizi, davranışlarımızı, ilişkilerimizi ve yaşayış biçimlerimizi o hoş esintisiyle etkiliyor.
Psikoloji, aslında duyguları çok farklı ölçütleri esas alarak sınıflandırmış. Hareket eğilimine, harekete hazırlık şekillerine, fiziksel, bedensel bağlantılara ve güdülere göre… Esas alınan noktalar aslında bunlardan çok daha fazlası olsa da temelde kabul edilen Psikolog Paul Ekman tarafından evrensel yüz ifadelerine göre belirlenen 6 temel duygu var (Emotions Revealed, 2003). Bu duygular; mutluluk, üzüntü, öfke, korku, şaşkınlık ve tiksinti olarak karşımıza çıkıyor.
İnsan, aslında biraz karmaşık bir varlık. Çünkü insan olmak bir nevi bir duygu fırtınası içinde hangi yöne olduğunu bilmeden savrulmak. Mutluluğun o büyük coşkusundan üzüntünün hüzünlü ağıdına, öfkenin alev alev yanan korlarından korkunun ürpertici akoruna, şaşkınlığın tüyler ürpertici sesinden tiksinmenin mide bulandırıcı ritmine kadar uzanan bir yelpazede duygular yaşayan bir varlık.
Hepimiz, savrulduğumuz bu fırtınanın içerisinde kendimize bir yön bulmaya çalışıyoruz. Bazen bir arada yaşadığımız çoğu duyguyu anlamlandıramıyoruz, nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz ve hatta öyle bir duygu yaşadığımızı biz bile fark edemiyoruz, sadece bizde uyandırdığı hissiyatı biliyoruz.
Bazen en tepede durmuş, bize gülümseyen güneş ışığının, ruhumuzu okşadığı bir yaz gününde gibi hissederiz kendimizi. Bol kahkaha sesleri, deniz dalgalarının kıyıya vuruşu, kuş cıvıltıları ve belki tatlı çocuk gülüşmeleri… Bir mutluluk melodisi ilişir kulaklarımıza. Öyle bir melodidir ki bu; sonsuza kadar çalsın, hiç susmasın isteriz. Ancak öyle bir an gelir ki bizim için parıldayan güneş, yerini gri bulutlara bırakır. İçimize ölü bir bedenin ağırlığı gibi çöker. Bir anda çocuk gülüşleri, sonsuz ağlama nidalarına dönüşür. Kayıplar, hayal kırıklıkları, başarısızlık hissi, yas… Hepsinin yıkıcı üzüntüsü bir anda doluşur içimize ve sessizce bekler.
Sonra bir şey olur. Bir volkan patlaması. Öyle gürültülüdür ki bu patlama; bütün kuşları kaçırır, büyük bir enkaz bırakır ardında. Öfkeyle harlanmış alevlerin arasında yanar, tutuşur insan. Ama şanslıdır ki, mutluluğun notalarını duyduğu deniz, ihtişamıyla söndürür bütün alevleri.
Alevlerin yokluğu bizi karanlığa sürükler bir anda. Alevin ışığıyla aydınlanan yollarımız, yavaş yavaş kararır. Kayboluruz. Zifiri karanlığını yeni fark ettiğimiz gecede, bir başımıza kalır, kayboluruz. Geceyi saran tek ses, korkunun ürpertici etkisiyle çarpan kalbimizin sesi. Kendimizi koruma iç güdüsü, ilerisini bilmeme tedirginliği… Hepsi bir anda nüfuz eder.
Bir mucize. Hiç beklemediğimiz bir anda, tam da gelebilecek her tehlikeye karşı kendimizi hazırlamışken bir mucize ile hayat belki de güldürmeyen en büyük şakasını yapar bize. Başından beri belli olan senaryoyu, en son önümüze serer. Şaşkınlığın içimize doldurduğu hava ancak uzun bir sürenin ardından nefes almamıza olanak tanır.
Artık uyanma vakti. Çürümüş bir meyvenin burnumuza dolan tiksinç kokusu, her şeyin rüya olduğunu fark ettirecek kadar gerçek. Yüzümüzü buruşturarak soluduğumuz hava, hayatın farklı duyguları nasıl bir arada sunabileceğini gözler önüne seriyor.
Çok basit gibi değil mi? Sayısız duyguyu, bu altı temel duygu üzerine inşa ediyoruz. Sayamadığımız, belki farkında bile olmadığımız pek çok duyguyla baş etmeye çalışıyoruz. Her biri temeldeki duyguların birer tonu, farklı gölgeleri olduğu için hissiyatlarını aşağı yukarı kavrayabilsek de derinlerdeki çırpınışlarını ya da coşkularını tam anlamıyla kavrayamıyoruz. Belki de bu, duyguların gizemini ve büyüsünü oluşturuyor. Belki de tam olarak anlayamadığımız için, onlar bize bu kadar ilgi çekici ve korkutucu geliyor.
Hepimizin bu noktada belki de en çok istediği şey; hissettiğimiz kötü duyguların kısa süreli olması ve içimizi kıpır kıpır edenlerin etkisinin uzun sürmesi. Maalesef duygular bazen tahmin ettiğimizden daha hızlı ve aynı zamanda dayanılmayacak kadar da yavaş. Bu süreçte duygularımızı kontrol etmek kolay olmayabiliyor. Bazen bizi ele geçirip mantıklı düşünmemizi engelleyebiliyor ve yanlış davranışlara sebebiyet verebiliyorlar. Ancak iyisiyle kötüsüyle bütün o duygularla savaşmak yerine onları anlamaya çalışmalıyız. Anlamlandıramadığımız duyguları şimdi kelimelerle ifade etme vakti. Onları yönetmek yerine seslerine kulak verme vakti. Ancak onları dışa vurmamak için çırpınıyoruz adeta. Sosyal psikolog Arlie Hochschild, duyguları yönetme yeteneğinin, kişinin diğerlerinden beklentilerine ve diğerlerinin o kişiden beklentilerine bağlı olduğunu söylüyor (The Managed Heart: Commercialization of Human Feeling,1983). Kısacası bu durumu başka insanlarla etkileşimlerimiz şekillendiriyor.
Her duygunun bize öğretmek istediği bir şey var. Ben buna çok inanıyorum. Yaşadığımız hiçbir duygu öylesine değil. Bazen hüngür hüngür ağlamamız bazen de içten kahkahalar atmamız gerekiyor. Belki çok klişe olacak ama kim ne düşünmüş hiç önemli olmuyor bu noktada. Sizin için en önemli şey sizsiniz. Duygularınız, hissettikleriniz, yaşadıklarınız… Bunların hepsi, sizin bir parçanız. Bunları özgürce yaşamanız ne bencillik ne de bir küçüklük. Duygular birikir. Yaşamadıkça birikir ve bu birikimin sonucu, hangi duygu olursa olsun iyi olmaz. Bir yerde artık patlarsınız. Dökmediğiniz her bir gözyaşı; gün gelir sel olur, siz akıntısında kaybolursunuz. Seslerini içine attığınız her kahkaha; bir çığlığa dönüşür, gürültüsünden sağır olursunuz. Freud’un da çalışmalarında özetlediği gibi; “İfade edilmemiş duygular asla ölmez; sadece diri diri gömülür ve sonradan korkunç şekillerde tekrar ortaya çıkar”.
Bastırılmış, dışa vurulmamış olan her duygu karşınıza çıkar ve hayatın sizinle oynadığı oyunu o anlarda fark edersiniz. Duygularınız, sizin bir parçanız. Bırakın karşı koyamadığımız akışın birer parçası olarak aksınlar. Çünkü ancak bu şekilde kendimizi ve dünyayı tam anlamıyla anlayabilir, hayatının oyununa dahil olabiliriz.


