Yıldız’ın eli ayağına dolaşmış şekilde, bu hiç bilmediği mahalleden bir şekilde kendini kurtarmaya çalışıyordu. Ne karmaşık yerdi burası, ağaç bile yoktu doğru düzgün. Gökyüzüne baktığında sadece çirkin gökdelenleri ve yepyeni, estetikten uzak binaları görüyordu gözleri. Oraya ait değildi, çok belliydi. Her halinden, telaşından, ayaklarının harmonisiz ve tuhaf ilerleyişinden. Kendine de ait değildi. Kafasını susturmaya çalışıyordu uyandığından beri. Silik görüntüleri ve boğuk sesleri kendinden uzaklaştırmaya çalışmak çok güçtü. Nasıl çıktığını bile hatırlamıyordu bu yabancı evden. Aynaya bakmamıştı, nasıl gözüktüğünü bilmiyordu. Aynaya bakmamasının sebebi acelesi değildi, kendini görmeye tahammül edebileceğine inanmayışıydı. Hep sadık olduğunu sanırdı. Sadık, güvenilir. İyi biri olduğunu düşünürdü, yanlıştan kaçar, günahların tutkulu samimiyetinden korkardı. Kendini çok iyi koruduğunu düşünüyordu hep. Aslında onun elinde olmadığını gördü bunlar geçerken kafasından. Onun elinde olmayan sebeplermiş aslında onu uzak ve iyi tutan. Olmaması gereken karşılaşmalardan korumuş onu kader mesela. Bir yere geç kalmış, sinüziti onu rahat bırakmamış, o esnada diğer planlarını organize edememiş. Hep bu yüzden korunmuş. O kendini hiç koruyamamış. Tüm bu gecikmeler, organize edilemeyen şeylerse beni iyi tutan, o zaman ben dünkü ben miyim aslında, geçiyor hep kafasından.
Vapuru görünce biraz rahatladı. Belki derdine çare olurdu bu yolculuk. Ne yapacağını düşünüp bulurdu belki. Umutsuzca düşünüyordu bunu. Bir insanın hayali nasıl düşünmek olurdu sadece. Kendini aramak bulmak, anlamak istiyordu. Kötü biri olmadığına inanmak. Bizi kötü yapan ne oluyordu, birine ihanet etmek sizi koca bir kötüye dönüştürebilir miydi? Geri dönülemez bir kötülük mü kaplardı ruhunuzu? Geri dönmek istemiyordu o anlara. Öyle pişmandı ki. Sanki içi çekiliyordu, yürüyordu ama ayakları o kötü anılara geri gidiyordu. Dönüp çözmek istediği şeyler vardı, bir türlü izin vermiyordu vücudu ilerlemesine, o kötü anları geride bırakmasına izin vermeyecekti ruhu. Zaten ilerleyemiyordu da vapura. Yine üşüşmüştü herkes. Sıra uzadıkça uzuyordu. Daha beklemek de gerekiyordu. Huzursuzca paketini aradı. O çirkin iğrenç çantasında. Bulunmaması gereken yerlerde bulunmuştu bu çanta. Yapmaması gereken şeylerde sahibine sorumsuzca eşlik etmişti. Dur demesini hiç bilmemişti. Bu çantadan kurtulacaktı ilk iş. Çünkü tüm suç çantasındaydı.
Telaşla sigarasını yaktı. Tadı mı değişmişti bunun, berbat bir kokuyla yayıldı duman, ciğerlerine ve çeperine. İlk kez nefes alabiliyor gibi hissetti. Sanki sonunda sakinleşebilirmiş gibi. Derin nefesler alıyordu sigarasından. Uzun ve sakince çekiyor, huzursuzluğunu üfler gibi dışarıya veriyordu dumanı. Sigarası bitince ne yapacaktı peki, paketi bitince, dünyanın tüm sigaraları bitince ne yapacaktı? Sadece böyle rahatlayamazdı. Dünyanın tüm sigaralarını içse bile, tükenen bir şeye bağlı kalmaktan nefret etti o an için. Kendine olan bu güvensizliğinden nefret etti. Kendine olan sevgi ve saygısını bir günde nasıl kaybedebilmişti? Bu kadar kolay olmasına öyle kızdı ki. Kendimizi kaybetmemiz tek bir adım atmak kadar kolay ve doğaldı. Sinirle attı sigarasını. Daha yarısına bile gelmemişti. Söndürmedi bile, dokunmak istemedi o çirkin şeye. Kendi miydi o sigara, herkes onun hakkında böyle mi düşünecekti yoksa?
Sıra sonunda biraz ilerlemeye başladı. İnsanlara baktı. Telaşsızlar, dedi. Telaşsız falan değiller, diye düzeltti kendini. Tek telaş Yıldız’da olamazdı haliyle. Dünyanın tüm yükü onun yamuk omuzlarından taşınıyor olamazdı herhalde. Her düşüncesine düşman gibiydi zaten uyandığı andan itibaren. Bir an önce eve gidip, çirkin odasının tozlu aynasında kendini aşağılamak ve unutmak istiyordu dünü. İnsanlara bakmaya devam etti. Çoğu gençti. Muhtemelen işe ya da staja gidiyorlardı. Okula gidenleri seçebiliyordu. Kendi de okula gitmeliydi ama bunu yapacak gücü bulamaması konusunda hak verdi kendine. Bugün ilk kez olumladı bir şeyi. Birkaç yaşlı da vardı. Misafirliğe gidiyorlardı belki, belki de çok sevdikleri ama taşındıkları için artık gidemedikleri, tadından da bir türlü vazgeçemedikleri bir pastane vardır, dedi. Oradan birçok ürün yüklenip geri evlerine dönüyor olabilirlerdi. Keşke onlardan birinin kızı olsam, dedi Yıldız. Evlerine dönüp beraber güzel bir kahvaltı yaparlardı, sonra Türk kahvesi yapardı Yıldız, sohbet edip kahvelerini içerlerdi. Televizyonu karıştırırlardı biraz, hiç düzgün bir yapım olmamasını eleştirirlerdi. Kendileri olsa nasıl yaparlardı… Aileden konuşurlardı biraz. Ufak bir dedikodu belki. Yıldız sevmezdi dedikoduyu ama, anneyle yapılan da pek dedikodu sayılmazdı zaten. Öyle hissettirmezdi çünkü hiç. Bir kadın kestirmişti gözüne bunları düşünürken. Çok güzeldi, bakımlıydı. 50’lerinin sonunda gibiydi. Saçları çok koyu bir bordoydu. Tırnaklarını da o renkle uyuşturmayı bir şekilde başarmıştı. Dudaklarını sert bir kahve tonu boyuyordu. Dışarıdan mesafeli ve kibirli gözüken, ama tanıdıkça renklerini keşfedip her birini sevebileceğiniz birine benziyordu. Onun kızı olmayı çok istiyordu, tam o an. Keşke.
Çay istemiyordu, tost yemek istemiyordu, hele o ev yapımı dedikleri sıcak olmayan salepi hiç içmek istemiyordu. Bunları söylemek istedi gezen çocuğa. “Çay bardaklarını yıkamadığınızı biliyorum. O tosta ne yağı sürüyorsunuz da kendiniz hiç yemiyorsunuz? Salepi dört liralık paketlerden yapmanıza rağmen ev yapımı deyince pazarlama stratejisi geliştirdiğinizi mi düşünüyorsunuz? Ayrıca bağırıp duruyorsunuz. İstemiyorum dememe rağmen gözümün içine içine bakıyorsunuz.” İçinden geçirdi en azından ve bu da biraz rahatlattı onu. Kulaklığı da yoktu, nasıl bitecekti bu yol? Şimdi düşünmek zorundaydı her şeyi. Dünü, kendini, gözünün önüne gelmesini istemediği insanları, Eda’yı… Kaç dakika sürüyordu bu vapur? 20 mi? Beş dakikada da yanaşsa… Var mıydı hepsini düşünmeye vakti?
Eda’nın terfi almasını kutlamışlardı dün. Çok büyük sayılmayan bir arkadaş grubu, iş yerinden birkaç kişi, Eda’nın özel hayatından sevdikleri. Kokteylleri ve yemekleri enfes bir mekanda, sıkıldığınızda çıkıp nefes almanızın kolay olduğu bir lokasyonda. Her şey çok güzeldi. Herkes delicesine eğleniyor, Eda bir hafta motivasyonunu kaybedemeyecek kadar şımartılıyor, Yıldız ise en yakın arkadaşının keyifli partisinde ilginç kokteyller deniyordu. Uzun zamandır görüşemedikleri için mutluydu. Onu mutlu görmeyi de seviyordu. Otantik aurasıyla, okuldaki ve işteki başarısıyla parlıyordu adeta. Üstelik adı Yıldız bile değilken. Neden böyle düşünmüştü? Silkindi birden. O da güzel bir okuldaydı ve başarılıydı. Her şey yolundaydı. Değil miydi? Berbat bir staj geçirmişti ama önemli değildi. Yenisini bulurdu. İş bulamıyordu ama henüz vakti vardı, değil mi? Ailesiyle arası mükemmel değildi ama kimin öyleydi ki, yani Eda hariç? Eda ailesiyle her yıl bir kez tatile gidip, her gece telefonda birbirlerine iyi geceler diledikleri kusursuz bir ilişkiye sahipti. Annesiyle beraber katıldıkları spritüel deneyimler, babasıyla her şehirde uğradıkları meyhaneler… Yıldız uzun süredir biriyle birlikte olmamıştı. Hep gelip geçici, sıkıcı buluşmalar, sığ fikirli erkekler… Berbat bir aşk hayatı vardı kısaca. En son yıllar önce aşık oldum sanıp, yersiz ve düşüncesiz hareketlerle kendinden yeterince götürmüştü zaten. İstiyordu ama galiba. Bir şeyler hissetmeyi özlüyordu. Heyecan duymayı, her zaman kendi için hazırlanırken başkası için hazırlanmanın tutkulu telaşını seviyordu. Bir süredir bu yoktu, ve bir süre daha olacağa benzemiyordu. Olacaksa da Eda’nınki gibi olsundu zaten, mükemmel bir birliktelik, uzun zamandır süren sadık ve sağlıklı bir ilişki. Onun adına mutluydu. “O” kişiyi bulmasına seviniyordu. Yıldız gibi bomboş hal ve durumların peşinde yıpranmasına gerek yoktu.
Yıldız tüm bunları düşünürken kapının gürültüyle açılmasıyla Cem girdi içeri. Parlak ve büyük gülümsemesiyle neredeyse ışık saçıyordu. Elinde koca bir paket vardı. Popüler biriydi, herkesi teker teker, sıcak bakışlarıyla selamladı. Yıldız bir an konforsuz hissetti. Cem elini sıkıp onu öpmek için yanağına yaklaşırken ölmek istedi. Kış gibi kokuyordu, onu rahatlatan ve düşüncelerini berraklaştıran büyüleyici bir kokusu vardı. Gözlerini kapattı. Tüm bunlar için yaklaşık on saniyesi olduğunu biliyordu. Tadını çıkarmak istedi. Mümkün olsa bu anı ne kadar uzatırdı diye düşündü. Sonra susturdu kendini. Şu an sadece Cem’i hissetmek için kullanmak istedi algılarını. Tümünü, ona odaklandı sadece. Yeni çıkmaya başlayan sakalları kulağına dek ulaştı. Yüzüne batıyordu ama daha çok batsın istedi Yıldız. Bu soğukta dudakları nasıl bu kadar sıcak olabilirdi? Kırmızının çok tehlikeli bir tonundaydı dudaklarının rengi. Tüm bu saniyeler fütursuzca akıp giderken, Cem’in ayrılmasıyla son buldu Yıldız’ın düşünceleri. Yüzünden uzaklaştı önce, sonra kolunu tutan güçlü ve kendinden emin elleri ayrıldı vücudundan. Bitmişti ne yazık ki. Bir daha da olması çok zordu. Ayda yılda bir görüyordu Cem’i. Çünkü Eda’yı görmüyordu. Çünkü Eda’nın sevgilisiydi Cem.
Midesi bulanıyordu. Eda’ya söyleyip yukarı tuvalete çıktı. Eda kusursuz bir arkadaştı, Cem’i yanında yollamak istedi, ona göz kulak olması için. Asıl bana göz kulak olmalısın, demek istedi Yıldız. Düşünceleri teftiş edilecek düşüncelerdi çünkü. Cem tabii ki ısrarla Yıldız ile yukarı çıktı. Yıldız neredeyse iki lafı bir araya getiremeyecek bir boyutta olduğu için bir yerden sonra sustu. Sadece kusmak istiyordu. Ve Cem’i, çok. Cem’i içeri almak istemedi önce, sonra bu ısrarlar o kadar uzadı ki Yıldız kendini tutamayacak boyuta geldi ki hatta klozete zor yetişiyordu. Sanki tüm dünyayı çıkarıyormuşçasına kustu. Cem’in ellerini hissetti ensesinde, yavaşça saçlarını topluyordu. Bu hareket daha çok bulandırdı midesini. Hissettiklerinden çok korkuyordu, karnı iyice kasıldı, daha çok kustu. Parmaklarının hareketi dengesini iyice bozmuştu çünkü. Ensesindeki tüm tüylerin huzursuzca hareketlendiğini hissetti. Artık tüm pislikten kurtulduğuna emin olduğunda kaldırdı başını. Hızlıca peçeteye uzanarak ağzını sildi. Cem’e teşekkür edip gitmesini umdu. Ama Cem kalıyordu. Öyle biriydi zaten, öylesine fedakar, yardımcı ve huzurlu. İyi hissetmekten başka çaresi yoktu sanki Yıldız’ın. Direniyordu, zorluyordu kötü hissetmeye. Saatlerce ağlamak istiyordu, bu his tüm dengeyi yerle bir etmişti.
Yıldız yüzünü yıkadı, beceriksizce ağzını çalkaladı. Maskarası gözlerinin altına akmıştı, çirkin değildi ama. Sevindi ve sevinmesine kızdı sonra. Cem’e güzel gözükmek gibi bir çabası olmasına kızıyordu. Cem’in topladığı saçlarını açtı, yüzünü kuruladı. Hafif bir dengesizlikle Cem’e döndü ve teşekkür etti. Cem’in o sıcak gülümsemesi yayıldı yine yüzüne. Yıldız’ın bir tutam saçını geriye atarken bunun dert olmadığını söyledi sessizce. Bunu yaparken arkadaşça bir tavır takındığını biliyordu ve bu canını yaktı Yıldız’ın. Cem son kez onun iyi olduğundan emin olduktan sonra, Yıldız’ın da arkasından geleceğini bilerek aşağı indi tekrar. Yıldız nefes alıp verdi, defalarca, aynaya baktı sonra, gülümsedi, saçlarını geriye attı, ama Cem’in düzelttiği tutama dokunamadı.
Aşağı indiğinde herkesin keyfi yerindeydi, herkes dalgacı bir tavırla Yıldız’ın iyi olup olmadığını sordu ve o da aynı tavırla gülerek cevapladı onları. Cem’e bakmaktan kaçıyordu, onun da zaten ilgisi Eda’daydı, olması gerektiği gibi. Eda gülerek geldi, Yıldız’ı öptü ve saçlarını düzeltti. Cem’in düzelttiği tutam yok olmuştu. Eda’nın bu hareketi öyle sinirlendirdi ki onu, geri koydu o tutamı ama aynı değildi artık. Eğer iyi değilse Cem’in onu eve bırakabileceğini söyledi Eda. Yıldız iyiydi, ama birden tavırları değişti. Gözlerini biraz daha kıstı, daha sarhoş gözükmek istedi. Birkaç sahte itirazdan sonra kabul etmişti artık. Eda, Cem’in Yıldız’ı kendi evlerine bırakmasını teklif etti, böylece o da eve döndüğünde daha çok vakit geçirebilirlerdi. Hem sonra sabah okula beraber giderlerdi. Yıldız ne kadar yanlış yaptığını bile bile kabul etti.
Yol genellikle sessizdi, Yıldız’ın gerginliği kaplamıştı atmosferi. Cem bunu bir şekilde kırabiliyordu anlattıklarıyla. Eda’yla gittikleri son tatili, yeni çalışmaya başladığı şirketi anlatıyordu. Beraber bir köpek sahiplenmek istediklerini, taşınmak isterlerse nereleri seçebileceklerini anlatıyordu. Yıldız duymak istemiyordu ama, Cem bir an önce onu eve bıraksın, sonra geri dönsün ve Eda da geldiğinde sadece toplu olarak görüşsünler istiyordu. O kadar güvenmiyordu ki kendine, ürperdi. Başka birinin gözünden gördü kendini ve tiksindi olup biten her şeyden. Cem onun koluna girdi eve doğru çıkarken, dengesini kaybetmesini engellemeye çalışıyordu nazik hareketleriyle. Bu sırada Yıldız, Eda’yı düşünüyordu. Yıldız’a olan sonsuz güvenini, ona yardım etmek için her şeyi yapmasını. Nasıl buraya gelmişti Yıldız? Neden bu kadar iradesizdi?
Cem kapıyı açtığında önce Yıldız’ın koltuğa ulaşmasına yardım etti. Sonra ceketini dolaba asıp mutfağa girdi. Yıldız’a kahve yapacağını ve bunun ona iyi geleceğini söyledi. Yıldız, onu mutfağa kadar takip etti. Daha çok solumak istiyordu aynı havayı. Her ne kadar uzak kalması gerektiğini bilse de adımlarına engel olamıyordu. Ertesi sabah adımlarını kontrol edemeyeceği gibi. Sarhoşluktan mıydı bilmiyordu, farkında olmadan iyice yaklaşıyordu Cem’e. Adımları, tamamen adımları birbirine değene kadar ilerledi. Cem’in koluna dokundu. Kontrolün onda olmadığına inanmak istedi ve tüm bu çabası meyve vermişti. Onu yavaşça kendine çevirmek istedi ve hazırlıksız yakalanan Cem’in refleksleri buna müsaade etti. Kolundan ellerine doğru bir rota çizdi önce, tenine dokunabilmek güzeldi. Sonra yüzüne doğru ilerlemek istedi, kirli sakallarını avuç içinde hissetti. Yine biliyordu çok az vakti olduğunu, tüm bunlar yine saniyelerle sınırlıydı, bunun telaşıyla yüzünü yaklaştırdı Cem’e. Dudakları o kadar yumuşaktı ki, tüm tüyleri kıpırdandı o noktada. Yanlış yaptığını bilerek gerilen tüyleri ve anın hazzını doyasıya çıkaran tüyleri olarak ikiye ayrılıyordu bu durum. Yalnızca birkaç saniye sürdü bu his. Onun iradesinde olmadan bir ayrılış yaşandı ve Yıldız’ın dudakları Cem’in dudaklarından koptu. Adeta bir yakarış hakimdi bu ayrılığa. Nefret etti, nefreti çok yoğun hissetti. Ağlamak istedi, geri istiyordu bu hissi. Sertçe ayrılan Cem, Yıldız’ı kendinden uzaklaştırdı. Sarhoş olduğunu, dert etmemesi gerektiğini, Eda’nın bunu bilmeyeceğini söyledi. Ancak ardından aralarına giren korkunç mesafe ve soğuk hava Yıldız’ın yaşadığı bu rezil hissi sadece körüklemeye yaradı. Cem onu itmeseydi ne olurdu diye düşünüyordu ve Cem’in de bunu düşünüp Eda için endişelendiğini biliyordu. Berbattı, ama hangisi berbattı bilmiyordu. Cem’i yeteri kadar hissedememek mi yoksa bu içgüdüsel hareketi takip etmesi mi?
Cem hiç konuşmadan yarısı taşmış olan kahveyi Yıldız’ın önüne koydu. Onun huzursuzluğunu atmak mı istedi, hiç emin olamadı ama Cem kapıdan çıkmadan önce Yıldız’ın omzuna arkadaşça dokundu. Yıldız ne yapsın bilemiyordu bir türlü. Şu anda bu evden çıkıp gitsin mi? Ama Eda ne diyecekti? Sonrasında açıklamak istese işler daha da sarpa saracaktı. Kaldı. Kahvesini içti, evi gezdi. Eda ve Cem’in yatak odasına baktı. Sinirlendi, bu haksız sinirlenişi için kendine sinirlendi sonra. Sonra bugün ne kadar çok sinirlendiğini düşündü. Neydi bugünkü bu gerginlik? Kendi dünyası biliyor muydu yoksa bugün başına gelecekleri? Çoktan biliyordu belki, buydu gerginliğinin sebebi. Geri oturdu koltuğa. Mesafe çok yoktu, sanıyordu ki birazdan gelirlerdi. Zaman yavaşlasın istedi. Cem kapıdan ilk girdiği andaki gibi, koluna dokunup, yanağını öptüğü andaki gibi yavaşlasın, hatta bu sefer yok olsun istedi.
Çay isteyip istemediğini soran adama evet dedi bu sefer Yıldız. Çayını aldı, üşendiği için şeker kullanmıyordu ve vücuduna yanlışlıkla yaptığı bu iyilik sevindirdi onu. O gece Eda’nın eve gelişini ve sonrasını düşünmek istemiyordu şu an. Eda’yı düşünmekten kaçıyordu zaten. Tekrar hatırlamaya ve bu acıya hazır olmadığına kanaat getirdi. Vapura binmeden önce gözüne kestirdiği kadın oturuyordu karşısında. Onu gördüğüne sevindi. Telefonla konuşuyordu ve karşıdaki kişiye hararetle bir şeyler anlatıyordu. Bakımlı ellerinden birini havada agresif hareketlerle sallıyor, gözlerini fal taşı gibi açmış, karşısındakini anlattığı olayın büyüklüğüne ikna etmeye çalışıyordu. Yıldız, kadının anlattığı hikayeye kulak kesti. Neydi bu kadar heyecanlı olan merak ediyordu. Kadın “Ayfer” diye bağırıyordu. Ayfer bu hikayedeki hatalı karakterdi. Hikayeyi dinlediğinde, insanların hata yapmasının ne kadar kolay olduğunu fark etti Yıldız. Hata yapmak da, nefret edilmek de çok kolaydı. Kendini haklı çıkarmak ya da rahatlatmak değildi bunun düşünürken amacı, zaten böyle bir şey mümkün de değildi. Hata yapmıştı, nefret edilmeyi hak ediyordu. Eda’yı kaybetmeyi hak etmişti, Cem’i düşünmek bile istemiyordu. Sarhoşluk değildi bu. Sarhoş olmak size normalde yapmayacaklarınızı yaptırmazdı, yapmaya cesaretinizin olmadığı şeyler için yüreklendirirdi sizi. Dün de olan buydu. Yıldız sadece cesaret bulmuştu, oyuna geldiği ya da şeytana uyduğu falan yoktu. En kötüsü de buydu.
Hiç iyi biri olamayacak olması korkuttu onu. Kendine olan inancını yitirmenin sınırındaydı. Bu kadar önemli miydi ki iyi olmak, erdemli olmak, ahlakı aramak, ona ulaşmak… Zorlama değil miydi hepsi? Günahlar daha samimi değil miydi? Arzularımızı takip etmemiz söylenirdi hep, peşinden koşmamız, Cem bir arzuydu, onu takip etmişti ancak onu bir “günah” yapacak etmenlerin mevcudiyeti ne kadar mühimdi? Dışsallıklar engelliyordu o zaman bizleri. Yıldız’ın kafası patlayacak gibiydi. Düşündü sonra, sevilmek ve nefret edilmek bu kadar zorken hangisi daha uzun sürebilirdi? Karşısındaki kadını düşündü, kızı olmak istediğini. O da sevmezdi Yıldız’ı, hatta nefret ederdi, muhtemelen Ayfer’den bile çok nefret ederdi Yıldız’dan.

