2026
No 10

Canavarlar Neden Yaratılır?

Hiçbir yaratık, kendilerini sarmalayan yaşama parçalarını sunmadan var olamazdı. İnsanoğlu ise yaşamın evlatlarıyla kutsanmıştı. Damarları göğün imzası olan şimşeklerden, yürekleri ateştendi. Etleri ve kemikleri kadim topraktan, kanları okyanustandı. Sesleri sirenlerden, lisanları unutulmuş gezginlerdendi. Nefesleri, yaşamın kıyısında solumuş tüm yaratıkların mirasıydı.  

İnsanoğlunun ruhu ve ruhunun kökleri olan duygular bizzat yaşamın soluğuyla üflenmişti. Izdıraba da aitti, sevgiye de.  Nefret dönerdi dilinde, bir kez daha merhametle yıkanmak adına. Kalbinde çaresizliği saklarken gözlerinde coşku kıvılcımlanır; özlemini, umudu dizginlerdi. Boğazından çıkan her bir sesle birlikte dünyaya karışanlarla beraber dahası da onundu ve kendisine kalan bir kalp atımı ruhtu. Bedeni çürüdükten sonra kendine geri dönmeyecek olanların minnetinin simgesi bu armağanlardan ötesi değildi. 

Gerçekliğe sunulacak parçalar ise insanoğlunun can kırıklarıydı. Yaşamın bedeli, can kırıklarından kanayan duygularıydı. Hayatta kalmak için değil, yaşama tutunmak adına can kırıklarına mecburdu insanoğlu. Kırıklarından sızana, acıyı getirenlere mecburdu. Genizlerini yakan ilk nefesten bu yana varlıklarına kazınmış ancak dillerinde yeri olmayan gerçek buydu.

Fakat tüm bu kan hangi toprağa dökülüyordu? Bu nehir kime can oluyordu? Ganremjler, insanoğlunun kendilerinden dahi sakındığı soruların düğümlendiği yerde duruyorlardı. Hırsızların hırsızları, ızdırabın zanaatkarları. 

Ganremjler ufak, gece karası yaratıklardı; iri gözleri, küçük yüzlerinde iki parça ay gibiydi. Uzun ince gövdeleri, gövdelerinden çıkan kolları ve bacakları vardı; şüphesiz ki bedenleri insanların hatırasıydı. Ancak kolları ve bacakları, yerlerini bir noktadan sonra maidas adında şimşekleri andıran uzuvlara bırakırdı. Ganremjler havada süzülürken, maidasları boşlukta salınırdı. Kanatları bir bebeğin serçe parmağı kadar olan sırtlarından boşluğa uzanırdı ve çürümeye yüz tutmuş, yırtık pırtıklardı; berrak yüzeylerinden geçen çizgiler sanki sarı parçaları bir arada tutan düğüm düğüm ipliklerdi. 

Ne zaman bir insanın can kırıklarından pişmanlık aksa, dökülmeye yüz tutmuş kanatları canlanırdı. Ansız öfkelerinde insanların yanındalardı; donuk özlemlerinde, kemirgen suçluluklarında, yitmiş hayal kırıklıklarında, tenlerindeki korkularında ve daha nicelerinde insanoğlunun can köşesinde beklerlerdi. Oradalardı ve bu ruh filizlerinin en ufak parçasını dahi ziyan etmeyeceklerdi. Ganremjler, insanın duygularını suya kanamış birer ağaç gibi maidaslarına çekip kanatlarına doldurur, gözleri dışında tüm vücudu ince ipliklerle sarılana kadar durmazdı. Sonrasında ise Guagas’a gitmek için yola düşme vakti gelirdi. Yolculuğu, hırsızı dahi olsa içinde kendi özünü kaybettiği duyguların onu savurmasıyla başlar ve Guagas’ın gökyüzüne karışan sularının üzerinde yalpalayana kadar da bitmezdi.

Gökyüzünün okyanusa aktığı, toprağın merhametiyle örtülmüş bir yerdi Guagas. Gökyüzü dalgalara, dalgalar toprağa dönüşür; sihrin varlığı yankılanırken, sayısız evren dünyanın içine sızardı. Yaşam, ölümün pençesinden kurtulup geri dönünceye dek burada yeryüzüne karışırdı. Guagas, dünyanın rahmiydi. Toza ve kana gömülmüş efsaneleri doğurmuş ve çocuklarını yaşayabilsinler diye çiğnenmemiş topraklara, anılmamış sınırlara göndermişti.

Ganremjler, insanlardan çaldığı duygu köklerini Guagas’ın kucağına bırakırdı ve bir başkasını bulmak için tekrar dönerdi. Ne zaman ki sayısız kökü birikir, onları uç uca eklemeye başlardı. Kökleri örer, şekillendirir, düğümler atar ve yer yer sökerdi. Kökler Guagas’a, Guagas zamana, zaman da sihre ve enerjiye karışıp bu köklerde kaynaşırdı. Süreç kökler bir canavarın canına dönüşüne kadar, aralanmış bir sonsuzluk süresince devam ederdi. En sonunda ise, kökler canavarın damarları olup kemiklere, etlere ya da canavarın silik bedenine dolanırdı. Belki görünür, belki gizlenirlerdi. 

Bir canavar ilk çığlığını Guagas’da atardı. Canavarlar, insanların yıkıcı sancılarından doğarlardı ve ilk çığlıkları sevgiye yakarıştan başka bir şey değildi. Her biri kendilerine can olan köklerin eşlerini bulmak için insanoğlunu arardı. Karanlıktaki şekilsiz siluetler onlardı; yalnızlığın ortasındaki tıkırtılar da sürünme sesleri. Kabuslarda kabuk değiştirirler, tatlı düşleri ceplerine saklarlardı. Tenlerindeki ürperti, canavarın soluğuydu. Canavarlar gözlerden sakınırlardı ancak her zaman bir kök uzaktalardı.

Ne zaman bir insanın can kırıklarından pişmanlık aksa, dökülmeye yüz tutmuş kanatları canlanırdı. Ansız öfkelerinde insanların yanındalardı; donuk özlemlerinde, kemirgen suçluluklarında, yitmiş hayal kırıklıklarında, tenlerindeki korkularında ve daha nicelerinde insanoğlunun can köşesinde beklerlerdi. Oradalardı ve bu ruh filizlerinin en ufak parçasını dahi ziyan etmeyeceklerdi. Ganremjler, insanın duygularını suya kanamış birer ağaç gibi maidaslarına çekip kanatlarına doldurur, gözleri dışında tüm vücudu ince ipliklerle sarılana kadar durmazdı.

Yazı: Eylül Yaren Kuku
Çizim: Belemir Topkaya

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.