2026
No 15

Araf

Sıkışmış, dar bir alanda ne zamandır böyleyim? Tahminen kendimi bildiğimden beri. Bu mu yani, var olmak? Ya da var olamamak… Neyim ki ben? Bir şeyin uzvu mu, bir başkasına ait bir parça mıyım, yoksa bana ait olan parçaların bir bütünü mü?
Çok sıkışık… Düşüncelere bile yer yok. Yalnız ben, benim sıkışıklığım, bunalmışlığım ve bana ait olmadığını bildiğim ama en derinden sarsan duygular…
Sıkışık. Hiç geçecek mi ki bu sıkışıklık?

Tuvalet kapısını açtığımda, kapının önünde beni bekleyen arkadaşımı gördüm.
“Hayatım, bu bir saatte kaçıncı tuvalete gidişin?” dedi gülümseyerek.
“Sıkışıyorum, sürekli. Ne yapabilirim tatlım? Cidden çok yoruldum ya…”

Yorgun bedenimin bir parçası olan boynumu omzuna yaslayıp kalabalığın olduğu salondan kaçmak için mutfağa geçtik. Benim için burada olanlar, benimle ilgilenmeyen insan topluluğu, beni mutfak tezgâhının köşesine sıkıştırmışlardı. Önder benimle o köşeye sıkıştı. Birbirimize baktık. Ben onun gözlerine, o benim karnıma… Aylardır en yakın dostumla göz göze gelemiyorduk. Hep birbirimize bakıyorduk ama hiç göz göze gelmiyorduk. O hep karnıma bakıyordu.

“Kaç ay kaldı şimdi?”
“Ay mı? Birkaç haftamız kaldı. Yaklaşıyor o büyük gün.”
“Ayy çok heyecanlı!”

Sustum. Bir şey diyemedim. En azından bitecek diye düşündüm tüm bu sıkışıklık.

“Önder, ben çok sıkışmış hissediyorum. Yani artık ağrılara, kusmalara, tuvaletlere dayanamıyorum. Ve bu… içimdeki, sanki beni sıkıştırıyor. Anlıyor musun? İçten içe sıkışıyorum.”

Önder biraz sustu. Fazla dürüst mü olmuştum? Kelimeler ağzımdan kaçmıştı. Sanki çalkalayıp ağzını kapattığın sodanın kapağından fırlamış gibiydi kelimelerim.

“Araf, seni çok iyi anlıyorum. Çok normal. Tabii ki bilemem nasıl olduğunu, daha önce hiç yaşamadım ama sonuçta içinde bir hayat yeşeriyor. Senden ayrı bir parça oluşuyor. Tabii ki böyle daralmış hissedebilirsin. Ama birkaç hafta sonra yine bu beden sana ait olacak.” diyerek bana gülümsedi, sarıldı.

Geçecek.
Evet, yeniden bu beden benim olacak.

Geçecek! Geçecek mi yani? Yani bu beden benim mi? Bir dakika, hangisi benim? Şu borunun bağlandığı et yığını mı, yoksa borudan beslenen mi? Bir dakika, ben mi kurtulacağım, yoksa benden mi kurtulacaklar? Birkaç haftaya ne olacak? Ama geçecek bu sıkışıklık, bu bağlantı, bu birleşik iki beden. Hey, hadi o zaman çıkarın beni buradan! Geçsin artık bu bunaltı!

“Ahh! Tekme attı! Gördün mü Önder? Sanırım artık o da dışarı çıkmak istiyor. Annesi gibi dayanamıyor bir başkasının parçası olmaya.”
“Ufaklığa bak… Kali, annesinin kızı olacak anlaşıldı.”

Biz gülüşürken, annem bizi mutfak köşesinde yakaladı.
“Kızlar, ayıp değil mi? Araf, burada bir sürü insan senin için toplandı. Sen ise burada gülüyorsun. Hadi git bakayım misafirlerin yanına.”

Ne zaman sesler bana yönelse aynı kelimeyi söylüyorlar. Kali. Bu ne demek ki? Beni diğer şeylerden ayıran kelime mi? Beni ayrıştıran özel bir kelime varsa, demek ki ben ayrışıyorum.
Bu şeyden. Kali. Ne demek ki?

Düşüncelere dalmamı annem engelledi. Onlarca insanla, onlarca kez aynı şeyleri, Kali’yi konuştuktan sonra annemle evde tek kaldık. Annem bulaşıkları makineye yerleştirirken ben de mutfak masasında oturup onu izledim.

“Anne, Cenk’le tanıştığım Hindistan gezisini hatırlıyor musun?”
“Ben seninle ilgili her şeyi hatırlıyorum Araf. Küçükken balerin olmak istediğini, tek başına yediğin ilk yemeği, ilk arkadaşını, ilk kelimeni, ilk kez bana bağırdığın günü, ilk aşkını, ilk okul gününü… Yani evet, tek başına ilk gezin olan Hindistan’ı da hatırlıyorum.”
“Anne… Birkaç gün sonra yeniden her şey eskisi gibi olacak. Ben yine kendim olacağım değil mi?  Senin kızın Araf…”
Annem bulaşığı bırakıp masaya yanıma oturdu.

“Dinle Araf, birkaç hafta sonra yeniden kendin değil, ben olacaksın. Bir başkasının tüm anılarını hatırlayacaksın, kendininkileri bir süre sonra unutacaksın.”

Hıçkırarak ağlamaya başladım. Annem sessizce başımı göğsüne yasladı.
“Anne… Anne, sanırım ben bunu yapmak istemiyorum. Anne… Anne, sanırım ben kötü bir… kötü bir anneyim.”
“Şşt… Sen kötü bir anne değilsin. Sadece annesin. Anne olma köprüsünden geçen her kadından birisin. Hayalleri olan, anne olmak üzere olan genç bir kızsın. Benliğini, bencilliğini, kişisel dertlerini köprünün diğer ucunda bırakıp geçmesi gereken bir kızsın.”

Daha da ağladım. Kendimden daha da iğrendim.
“Ama anne ben… Ben bunu istemiyorum. Ben, kendimden bu bir parçayı doğurduktan sonra, kendime, kendi hayatıma kendimden hiçbir şey bırakmayacağım. Ben anne olacağım. Araf değil.”

Hızla lavaboya koştum. İçimden kaçan tüm kelimeler gibi tüm midemi boşalttım. Annem arkamdan gelmesin diye kendimi tuvalete kilitledim.
Kapının arkasından ağlayarak annem bana seslenip kapıyı açmam için yalvarmaya başladı.
“Anne, sen evine git artık. Ben iyiyim. Cenk yarım saate evde olur zaten, işten çoktan çıkmıştır. Lütfen… bırak biraz yalnız kalayım. Biraz kendimle kalmalıyım.”
Annemin bir şey söylediğini duydum ama ne dediğini anlayamadım. Biraz durduktan sonra kapıyı çekip gitme sesini duydum. Biraz yalnız kalayım. Belki de geri kalan hayatım boyunca son kez kendi kendime kalmalıyım.

Araftayım. Ama cennet ve cehennem arasında değil. Var olmak ve olmamak arasında. Hiçlikle dünya arasında… Bu etten, kandan, kemikten duvarlar arasında kalmak varken; bilmediğim bir kapıdan nereye açıldığını bilmeden geçmeye hazır mıyım? Burada sadece ben varım. Birkaç et parçası ileride ise benim dışımda herkes var gibi. Bir daha hiç olamayacağım kadar kendimleyim. Bir daha olamayacağım kadar bir başkasına bağlıyım.
Biz bu kadınla birbirimize bağımlıyız.

Nasıl kalabilirim ki kendi kendime? Şu anda bile burada o, içimde. Ben, onu benim bir parçam sanırdım. Belki de ben onun bir parçasıyım artık.

Kapının kilidinin açılma sesi geldi. Cenk dönmüş olmalıydı.
“Hayatım, neredesin? Nerdeymiş benim minik Kali’m. Babası çok özledi onu.”
Tüm odaları dolaşıp beni aradığını duyabiliyordum ama ne seslenmeye ne de ayağa kalkmaya hâlim vardı. Banyonun kapısını araladı.
“Araf, ne oldu sana? Neden yerde yatıyorsun?”

Yeniden ağlamaya başladım. Hiçbir şey demeden. Cenk de bir şey demedi. Sadece yere, yanıma kıvrılıp bana sarıldı. Birkaç dakika sessizce, birkaç yıldır sevdiğim adama sarıldım.
“Ben çok acıktım, gidip sofrayı kuralım.” diyerek o duygusal, korkunç konuşmadan Cenk’in kollarından kaçtım.

Cenk arkamdan geldi.
“Demek benim minik Kali’m acıkmış. Ne zaman konuşmak istersen konuşabiliriz, biliyorsun,” dedi.
İkimiz sessizce, annemin sırf  “kan, süt yapsın” diye yaptığı yemekleri ısıttık.
Bu yemeklerin kokusu midemi, aklımı bulandırıyordu.
“Benim canım suşi çekti. Uzun zamandır yemiyorum. Sipariş mi versek?”

Cenk önce sadece bana baktı. Şaka yaptığımı zannetti.
“Araf, hamileyken yasak olduğunu biliyorsun. Sabret, bir hafta sonra istediğin kadar yiyeceksin.”

Bir anda patladım.
“Benim bedenim değil mi? Neden istediğimi yiyemiyorum, istediğimi giyemiyorum, istediğim yere bile gidemiyorum! Benim hayatımı bir başkası mı yaşayacak? Ben bir başkası için mi yaşayacağım?”

Bir masanın arasında, bebeğimizin karşısında bizim olan şey için birbirimize kelimelerimizle ateş ediyorduk. Hıçkırarak, fırtınanın ortasında yumuşayan yağmur gibi sendeleyerek:
“Bak bu Kali biblosunu hatırlıyor musun? Hindistan’da tapınakta tanıştığımız günü hatırlıyor musun?”
“Hatırlıyorum Araf. Bize dair her şeyi hatırlıyorum. Kali… Zaman, değişim tanrısı. Seni hatırlıyorum. Beni hatırlıyorum. Bizi hatırlıyorum.”

“Ben de, ben de hatırlıyorum… ama bir hafta sonra kendimizi hatırlamayacağız.
Sadece Kali’yi hatırlayacağız.”

Yere yığılıp ağlamaya devam ettim. Sanki yeterince gözyaşı dökersem, içimdeki utanç da boşalacak gibi.

Sesler yükseliyor, duvarlar kalınlaşıyor, giderek sıkışıyorum. Aşağıya doğru itiliyorum.
Bir yere düşüyorum.
Birinin yaşamını yaşamımla mı çalıyorum?
“Kali”… Benden böyle bahsediyorlar.
Beni bilinmezlikten çağırıyorlar.

“Ben kötü bir anne miyim?”

Cenk, yanıma yere oturdu.
“Bunları benim de düşünmediğimi mi sanıyorsun? Hiç bilmediğim bir şeye önderlik yapmam gerekecek. Ben daha kendim bile bilmiyorum ki nasıl yaşanmalı, ne doğru ne yanlış… Saçma kararlar alıp hatalar yapmaya devam ediyorum ama yaşamak da böyle bir şey sanırım. Bak, sadece sen değil; üçümüz de hiç bilmediğimiz bir şeyle karşı karşıya kalacağız. Bu bilinmezlikte sadece üçümüz olacağız. Ama sen yalnız olmayacaksın.”

Bir şimşek gibi geceyi aydınlatan adamıma baktım.
“Ben artık sadece Araf, sen sadece Cenk olmayacaksın. Ve bu biraz korkutucu… Ama heyecan verici de sanırım.”

Karanlıkta, bu sıkışıklık tarafından yutulmadan önce buradan kurtulmalıyım.
Nereye açılacağını bilmiyorum ama işin aslı, hiçbir şeyi bilmiyorum.
Arada duyduğum, bedenimi hareket etmeye iten melodiler, yerimden zıplatan iğrenç kokular, alıştığım birkaç ses ve içinden duyduğum, içini duyduğum bu kadının sesi ve düşünceleri dışında hiçbir şey bilmesem de…
Belki o şarkılar gibi dahası vardır.
Belki başka kokular, belki bir şeyler bilen sesler vardır.
Belki bu geçişin ardında, bu karanlıktan kurtulmanın bir yolu vardır.

Aniden inlemeye başladım. Bir mermi saplanmış gibi kasıklarıma ağrı hücum etti ve ben savunma hattına sahip değildim. 

“Cenk! Cenk, geliyor! Çabuk, çantayı al. Planladığımız gibi. Geliyor! Canım çok acıyor!”

Biraz yalnız kalayım.
Belki de geri kalan hayatım boyunca son kez kendi kendime kalmalıyım.

Araftayım. Ama cennet ve cehennem arasında değil. Var olmak ve olmamak arasında. Hiçlikle dünya arasında... Bu etten, kandan, kemikten duvarlar arasında kalmak varken, bilmediğim bir kapıdan nereye açıldığını bilmeden geçmeye hazır mıyım?
Burada sadece ben varım.
Birkaç et parçası ileride ise benim dışımda herkes var gibi.
Bir daha hiç olamayacağım kadar kendimleyim.
Bir daha olamayacağım kadar bir başkasına bağlıyım.
Biz bu kadınla birbirimize bağımlıyız.

Nasıl kalabilirim ki kendi kendime?
Şu anda bile burada o, içimde.
Ben, on benim bir parçam sanırdım. Belki de ben onun bir parçasıyım artık.

Yazı: Ceylin Özcan
Çizim: Zehra Çelik

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.