Hayatımızın bir noktasından diğerine daimi bir geçişteyiz. Bazen her ne kadar buna ihtiyacımız olsa ve bunu derinden arzulasak da yerimizde saymak imkansız. Dönüşüm süreci ısrarcı, dönüşüm kaçınılmaz. Peşimizi bırakmıyor ve ileriye doğru savrulup gidiyoruz farkına varmadan. İşte bu ilerleyişin içerisinde, onu deneyimlediğimizi bile hissedemeden arasından geçip gittiğimiz, ardımızda bıraktığımız ve hafızamızdan yavaşça silinip giden bir yerler var.
‘’O’’ yerler.
Sessizce unutulmayı bekleyen ve belki de bazen hiç unutulamayacak, çünkü en başından beri zaten hiç hatırlanmamış.
Konuklarını daha hiç ağırlayamadan yosun tutmuş soğuk duvarlarıyla bekleyen boş bir otel koridoru veya gecenin yarısında tek başına, bir otobanın ortasında dikilen, uykuya dalmış yalnız bir benzin istasyonu.
Geçişin mekanları, unutuluşun mekanları.
İnsan zihni üzerinde oldukça ilginç etkiler bırakan ve belirsizliğin getirdiği çekimin karşı konulamaz olduğu bu yerlerde, kendini sorgulamaktan kaçınmak neredeyse imkansız. Zamanın ve mekanın donmuş olduğu bu alanların sebep olduğu hisler neden bu kadar tanıdık? Nedir hissedilen bu nostalji, bu melankoli? Bu soruların cevabını bir türlü veremiyordum.
Bir gün, nedenini ve nasılını hatırlayamadığım bir gecede, yerini daima bildiğim ama cesaret edip yanına yaklaşamadığım, terkedilmiş bir hastanenin bahçesinde buldum kendimi. Dediğim gibi net bir sebebi yoktu. Sanırım yoktu. Ama buradaydım işte.
Orada durmuş beklerken, devasa hastane binanın üzerime doğru kıvrıldığını hissettiğimi hatırlıyorum. Geçirdiği uzun yılların ağırlığı altında çatlamış duvarları, ayın o mavi ışığı altında, iyileşememiş eski yaraları andırıyordu. Bahçesindeki eskimiş banklar hala yerinde duruyordu ama paslanmış ayakları, esen rüzgarla birlikte gıcırdıyor ve gecenin keskin sessizliğini bozuyordu. Bahçeyi geçip eski mermer merdivenleri çıkarak kapıya yaklaştım. İhtişamlı ahşap kapının yüzeyindeki kaplama biraz kabarmış ve bazı kısımları da soyulmuştu. Biraz iterek araladım kapıyı, çok da zor olmadı. İçeriye adımımı attığım anda, zihnimin en ücra köşelerinden çıkıp gelen bir hissi, bir kokuyu duyumsadım. Bana bu kadar yabancı olan bir yerin, aynı zamanda bana bu kadar tanıdık gelmesi imkansızdı, ama yine de öyleydi.
Hisler burada farklılaşıyordu, sanki bir zamanlar buraya aitmişim gibi; ama hiçbir şey net değildi. Huzurlu ama gergin bir atmosfer. Buranın bana söylemek istediği bir şeyler olduğuna yemin edebilirdim ama her nasılsa kelimeleri bir araya getiremiyordu. Belki de bu sessizlik, kendi zihnimde yankılanan bir şeyleri tetikliyordu. Bu hissin peşine düştüm. Tekrar yakalamak isteyip istemediğimden bile emin olamadığım ama beni bir o kadar da heyecanlandıran ve merakımı cezbeden o yankının peşine. Yalnız değilmişim. Kimileri için ürkütücü bir tanıdıklık hissi yaratırken, kimileri içinse huzur dolu bir anıya atıfta bulunan bu yerler hakkında arayışta olan insanlarla tanıştım.
‘’Liminal Alanlar’’
Tam olarak ‘’o’’ yerler için kullanılan bir kelime olduğunu öğrendim yakın zamanda. Son günlerde nedenini bilmediğim bir şekilde aniden popülerleşmiş ve kendine bir isim de edinmiş. Bu tanım; aslında bir mekanı betimlemekten çok, bir konsepti yaratmanın peşinde; bir hissi, kaybolan bir anıyı.
Arada kalmış o alanların sessiz ama etkileyici varlığını.
Liminal alanlanlar, bir tür ara durak gibi. Geçmişten günümüze doğru uzanıp gelen ancak tam anlamıyla nerede başlayıp nerede bittiği asla tam olarak belli olmayan duraklar. Buralar, bir dönüşüm veya değişim sürecinin fiziksel tezahürü gibi de aynı zamanda. Kimilerine göre modern dünya; sürekli bir hareket, sürekli bir değişimle dönmeye başladığından beri bu tür geçiş mekanları yarattıkları tezatlıklardan dolayı daha yaygın bir hale gelmeye, kendini daha çok belli etmeye başladı ve belki de bu yüzden insan zihninde daha çok yer edinebildi son zamanlarda.
Bana soracak olursanız liminal alanlar, içlerinde unutuluşun en garip biçimlerini barındırıyorlar. Sanki hiç var olmamış gibi silik ama bir o kadar da inatçı bir şekilde buradalıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Bir kez oraya adımınızı attığınızda anlıyorsunuz; liminal alanlar, geçmişin ayak izlerini taşıyan ama geleceğin hiçbir vaadini sunmayan ‘’o’’ yerler aslında.
O halde;
Selam olsun huzur bulanlara
Arada kalmış o sessiz diyarlarda.
Unutulmuş bir köşe, usulca bulunmayı bekleyen.
Tozların altında kalan bir hikaye,
Anlatılamayan, kaybolmuş umutlarla.
Belki de duyulur soluk duvarların fısıltısı bir gün
Eskimiş bütün masallarını anlatan
Birer birer, başlayarak her şeyin en başından.
Rüzgar, hafifçe okşarken uykuya dalmış odaları
Uzak hatıralardan kopan, zihinde bir tını
Duyulmayı isteyen, çaresizce.
Hissettiğinde bırakıp gitmeyen,
Peşinden gelen, koştuğun her yere
Selam olsun tam orada duranlara
Arayan, ama farkına bile varamayanlara.
Unutuluşu yeniden keşfedenlere,
Ve ‘’o’’ yerde kendini bulanlara.
