Takvim yapraklarının döküldüğü bir aralık gecesiydi. Gökyüzü karanlık bir perde misali olanlara ve olacaklara bir pencere aralıyordu. İnsanoğlu da bir umut bekliyordu; içeriye girecek olan yıldızların gölgesini. Uzun zaman olmuştu yıldızları görmeyeli. Unutmuşlardı bile neye benzediklerini. Çocuklar, kulaktan kulağa yayılan hikayelerle ve anlatılan mitlerle uykuya dalmaya çalışırlarmış. Belki de rüyaların birinde gökyüzü gibi yıldızlar da bizi kucaklar diye. İnsanoğlu o umudu kucaklayarak bekledi. Olacak ve olanların ince çizgisinde, kader ağının örüldüğü o masanın başucunda insanlığın son temsilcisiyle, son umuduyla beklediler. Bir gün bu kabustan uyanacağız diye.
Karanlık günlerin birinde, sokak aralarında saklanmak zorunda kalan çocukların haykırışlarıyla örtülmüştü sokak lambaları. Yasağı çiğneyen çocuklar, muhafızlara yakalanmamak için cam kırıkları serilmiş yollara aldırış etmeden son nefesleriyle kaçıyorlardı. Fakat taş örgülü duvarla yüz yüze geldiklerinde çıkmaz sokağın onları karşıladığı gerçeğinden kaçamıyorlardı. Umutsuzca dizlerinin üstüne çöktüler. Muhafızların gölgeleri altında ezilen çocuklar, yardım çığlıklarıyla baş başa kaldılar. Bedenleri, muhafızlar için birer kibritten farksızdı. Az çok ne olacağını tahmin ediyorlardı. Çünkü hep duyuyorlardı. Fakat en iyi bildiği hikayedeki ana karakterler olacaklarını hiçbir zaman tahmin edemezlerdi. Gözlerini yumdular. Boyunlarında hissettikleri keskin demirin soğukluğuyla başlarını gökyüzüne kaldırdılar ve karanlığı kucaklayan gökyüzü, çocuklara gülümsedi. Gökyüzündeki her bir yıldız tanesi çocuklara kucak açtı. Onların sesini belki de fısıltılarını duydular. Belki de yanıldı, anlam veremedi. Zaten çok da yorgun hissediyorlardı. İç geçirdiler. Sıcacık yataklarında son bir kez daha uyumak için neler vermezlerdi ki? ‘‘…Sana bunları hiç bilmediğin bir yerden söylüyorum. Sana yaratılış ve varoluşun o ince çizgisinden sesleniyorum. Belki uzaklardan duyulur sesim, gökyüzünde hissedilir. Yıldızları kucaklar, onlarla bir olup usulca kayar gökyüzünün karanlık perdesinden. Belki bir gün aralanır o perde, görüverirsin gökkuşağını tüm kutsallığıyla.’’
Yargıç içeriye girdi, tüm mahkeme salonu ayağa kalktı. Usulca omuzlarından dökülen cübbeyi silkeledi. Bu onun her zamanki küçük güç gösterilerinden biriydi. Bu sefer de geleneği bozmadı. Kürsüye doğru ilerledi. Her zamanki gibi kibirli ifadesini takınarak jüri üyelerine göz gezdirmeyi de ihmal etmedi. Buradakiler asıl gücün kimin elinde olduğunu hatırlamalı diye içinden geçirdi. Yerini almasıyla mahkeme salonunu sessizlik bürüdü. Fakat kulaktan kulağa jüriden yayılan fısıltılar adeta tüm salonun merakını ve ilgisini kamçılamaya yetiyor, hatta artırıyordu bile. Olanlar kulağa o kadar güç geliyordu ki bazı jüri üyeleri sırf bu kepazeliğe tanık olmak için o koltuktaki yerlerini aldığını bile söylüyorlardı. Oysaki onlar, ufak da olsa gerçek olma umuduyla buraya geldiklerini itiraf etmekten bile acizdiler kendilerine. Bu karmaşıklığı yargıcın tokmağı araladı ve işaretini vermesiyle beraber mahkeme başladı. Tabii beraberinde gerçekleşecek olan infaz da…
Mahkeme salonunda bir isim yankılandı. Tüm salon bu anı bekliyordu. İçeri girecek olan insanın neye benzeyeceği konusunda iddialaşmalar bile dönüyordu jüri üyeleri arasında. Genç kadın, içeri girer girmez tüm jüri üyelerinin yüzlerinde oluşan hayal kırıklığı mahkemenin duvarlarına çarptı adeta. Muhafızlar kürsüye kadar eşlik ettiler. Genç kadın sanık kürsüsünde yerini aldı. Tüm mahkemenin gözleri üzerindeydi. Hatta izleyicilerden birkaçı kadını daha net görebilmek için merak duygularına yenik düşüp ayaklandılar. Muhafızların uyarılarıyla beraber bu meraklarını kısa süre içerisinde rafa kaldırdılar. Yargıcın önünde korkusuzca başı dik şekilde duran bu genç kadın, adeta tüm mahkeme salonunu büyülemişti. Tüm salonu etkisi altına alan bu kadın, asıl gardını karşısında onu baştan aşağı süzmekte olan yargıcın duygudan yoksun bakışlarına karşı almasını gerektiğini, zihninde her saniye tekrarlıyordu. Yargıç, masasında duran dosyaya uzandı. Sayfalarını karıştırmaya başladı. ‘‘İsminin anlamını biliyor musun?’’ Kadın tereddüt etmeden ‘‘Yüce olan’’ dedi. ‘‘Tanrıya yükselen’’ diye tamamladı yargıç. Mahkeme salonunda fısıltılar başladı. Bu bir işaret mi yoksa bir tesadüf mü diye tartıştıkları duyuldu jüri üyelerinin kendi aralarında. Yargıcın tokmağının sert vuruşuyla yankılandı mahkeme salonu. ‘‘Sessizlik!’’. Her zamanki kibrini suratına takınarak devam etti. ‘‘Yüce olan, sen kendini bu sıfata mı layık görüyorsun? Kutsal mahkemenin önünde bu nasıl yakışıksız bir söylem? Kaos’un varlığıyla alay edip, insanoğlunun içinde bulunduğu bu karanlığa nasıl sırtını dönersin? Onca acı ve keder… Bunları yok mu sayıyorsun? Bunlar sana bir rüya gibi mi geliyor? Ne zaman bu uykudan uyanacaksın Alya?’’ ‘‘Alya…’’ Mahkemenin duvarları bu sesle yankılandı. Jüri üyeleri ve izleyiciler olmak üzere tüm salon bu ikili arasındaki savaşa ön cepheden şahit oluyorlardı. Derin bir nefes aldı genç kadın. ‘‘Sayın yargıç, öncelikle ismime yüklediğiniz bu derin anlam için size yüce mahkemenin huzurunda teşekkür ederim. Fakat aynı zamanda bu anlamla geç tanışmanın da en derin üzüntüsünü yaşadığımı bilmenizi isterim. Eğer ki bu anlamla daha erkenden tanışsaydım belki tüm söylediklerim ve söyleyecek olacaklarım sizlerin ve değerli jüri üyelerinin karşısında daha fazla anlam ve kıymet bulurdu. Ayrıca bulunduğunuz ithamın da yanıltıcı olduğunu belirtmek isterim. Kaosun varlığını tüm benliğimle kabul ederek, insanoğlunun yaşadığı en büyük ızdırabın ta kendisi olduğunu da itiraf edebilirim yüce mahkemenin karşısında.’’ Adeta bir güç savaşının en öndeki cephesinde savaşan bu genç kadın, tüm salonu şaşırtmaya devam ediyordu. Alay içinde yargıç sözlerine devam etti. ‘‘Demek ki kaosun varlığını kabul ediyorsunuz. O zaman hükümetin bu değeri kontrol altına almak amacıyla incelik ve titizlikle gösterdiği kuralları da kabul ediyor olmanız gerekir. Oysa siz bu kuralları göz ardı ederek en büyük suçu işlediniz. Sen, yüce yasağı çiğnedin.’’ Tüm salon adeta onaylarcasına başlarını salladılar. Evet, o yasağı çiğnedi ve kaos bunu asla affetmez. ‘‘Sayın yargıç, yanılıyorsunuz. Asıl en büyük suçu sizler işliyorsunuz. Koyduğunuz, yarattığınız yasaklarla en büyük suçu insanoğluna karşı işliyorsunuz, hem de tüm asırlar boyunca. Bizden saklamak için uğraş verdiğiniz o gökyüzü, tanrı tarafından insanoğluna bir armağan. Sizler bu armağanı kendinize saklıyor hatta utanmadan kutsallığına leke sürüyorsunuz. Şimdi söyleyin sayın yargıç, hangimiz daha yakışıksız bir eylemde bulunuyormuşuz? Tanrının bu hediyesine kucak açarak gökyüzünü görmek isteyen ben mi yoksa Tanrıyı reddedip kutsal saydığı tüm değerleri alaşağı eden sizler mi? Sizler söyleyin sayın jüri üyeleri, hiç mi merak etmediniz gökyüzünün rengini? Tanrı koşulsuz sevgisi ve merhametiyle bizlere kucak açmışken ve bizi varlığımızla ödüllendirmişken söyleyin bana, niye sırt çeviriyorsunuz ona?’’ Mahkeme salonu şaşkınlığını üstünden atamadan yargıç araya girdi. ‘‘Tanrı sizin gibi aciz ağızlarda yer edinmek için varlığınızı ödüllendirmedi.’’ ‘‘Niye öyle söylüyorsunuz Sayın yargıç, oysaki biraz önce siz bana o tabiri layık görerek ismimi ödüllendirmiştiniz…’’ ‘‘Tanrıya yükselen’’ jüri üyeleri kendi aralarında fısıldadılar. Salon da belli belirsiz sesler yükselmeye başladı. Biraz önce, uzun zamandır bu salonda hiç duyulmayan belki de buradaki insanların asla söylemeye cesaret edemeyeceği sözler yankılandı bu duvarlarda. Buradaki zihinlere çarptı, her birinde yer etti usulca. Muhafızlar da bu karmaşaya engel olamazdı çünkü mahkemenin jüri üyelerine dokunmak da bu mahkemenin kutsal değerlerine aykırıydı. Bu yüzden çaresizce yerlerinde dikilmekten başka bir şey gelmiyordu ellerinden. İçlerinden birinin sesi tüm bu karmaşayı böldü. ‘‘İblis. Sen, şeytanın ta kendisisin.’’ Yargıç, kafasını kaldırdı ve geriye yaslandı. Çünkü kendisinin bir şey yapmasına artık gerek kalmamıştı. En azından muhafızları onu yanıltmamıştı. Zafer gülümsemesini takınarak gözlerini genç kadına dikti. Şimdi sahne sırası onlardaydı. Genç kadın, arkasını döndü. Bir şey arıyormuşçasına tüm mahkeme üyelerini usulca süzdü. Jüri üyeleri bu davranışa anlam yükleyemedi. Fakat genç kadın ne aradığından o kadar emindi ki aradığını bulur bulmaz sözcükleri yuvalarından dökülüverdi. ‘‘Şeytan…’’ Gülümsemeden edemedi. ‘‘Haklısınız, hepinizin önünde yemin edebilirim bu salonda şeytanın olduğuna. Ama o ben değilim. Ben size ne bir korku ne bir endişe yaratmaya geldim. Asıl bunlar o iblisin işi. Ben buraya sizin sönmüş, kurumuş kalplerinizdeki o kıvılcımı tekrar alevlendirmeye, sersefil olmuş umudunuzu yeniden canlandırmaya geldim. Ben, sizin içinizde unuttuğunuz o çocuğun elinden tutmaya geldim. Korkusuzca gökyüzünü görmek için sokak aralarında nefessizce koşan, yıldızları görmek için sıcacık yataklarında bir umuttur diye rüyalarına sarılan o çocuğun elinden tutmaya geldim. Şimdi aç kulağını ve beni iyi dinle küçüğüm. Sana bunları hiç bilmediğin bir yerden söylüyorum. Sana yaratılış ve varoluşun o ince çizgisinden sesleniyorum. Belki uzaklardan duyulur sesim, gökyüzünde hissedilir. Yıldızları kucaklar, onlarla bir olup usulca kayar gökyüzünün karanlık perdesinden. Belki bir gün aralanır o perde, görüverirsin gökkuşağını tüm kutsallığıyla. Her bir renginde buluverirsin yaşama dair kaybettiğini sandığın ne varsa. Seni götürür uzaklara, yaşamaya dair ne varsa o uzaklarda elinden tutuverir-’’ Adeta genç kadının sözleriyle hipnoz olan bu salonu yargıcın sesi bölüverdi. ‘‘Alya… Gökkuşağı tam olarak neye benziyordu?’’ Tüm salon dikkat kesildi, yargıcın bu sorusu onlar için sürpriz oldu. İtiraf etmeliydi, genç kadında bunu beklemiyordu. Bu soru karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. ‘‘Şelale, denizler gibi düşünün, olabildiğince derin.’’ Yargıç derin bir nefes aldı. ‘‘Alya, ifadende gökkuşağını gördüğünü söylemişsin. Şimdi bana söyle, gökkuşağı ne renk?’’ Bu soru karşısında tüm salon dikkatle gözlerini genç kadına çevirdi. Ondan gelecek bu cevap, onlar için her şeyi öyle bir değiştirebilirdi ki… Genç kadın, gözlerini yargıca dikti ne yapmaya çalıştığını çözebileceğini sanarak. ‘‘Bir renk cümbüşü sarıverdi gökyüzünü Sayın yargıç. Damarlarımdan akan kana kadar hissettim. Parlak bir renkti, gökyüzünün siyahlığı kadar koyu olmasa da ondan bir parça taşıyordu adeta. Tüm gökyüzünü kucaklamıştı bu parlaklık ve ben de kendimi bu ışığın kollarına bıraktım. İnsanın ruhunu kucaklayan bu rengi size tarif edemem.’’ Yargıç başını öne eğdi, gülümsemesine engel olamadı. Derin bir iç çekerek jüri üyelerine döndü. Üyeler yargıçla göz göze geldiklerinde utanarak başlarını öne eğdiler. Son ana kadar bir umudun, bir belkinin peşinden giderek yargıca sırt çevirmenin utancıyla yüzleştiler. İlk defa olmuyordu birinin karşılarına geçip gökyüzünü gördüğünü iddia etmesi. Sonuçta her gün sayısızca böyleleriyle uğraşıyorlardı. Fakat işin içine gökkuşağını karıştırmak, işte bu tamamen bambaşkaydı. Hatta seneler önceki gökyüzünde parlayan yıldızlar davasından da daha garip olacaktı ki, yargıcın kutsal kitabı mahkeme heyetine sunup kanıt olarak kullanmasına sebep oldu bu genç kadın. Ya kitapta kaostan öncesi yer almasaydı ya gökkuşağının onlarca renkten oluştuğu zamanında tanrılar tarafından yazılmasaydı? Acaba bu dava bugün böyle sonuçlanır mıydı diye de iç geçirmeden duramadı jüri üyeleri. Heyet, usulca başlarıyla yargıcı onayladılar. Yargıç ayağa kalktı. ‘‘Gereği düşünüldü. Sanık, hükümetin kural ve yasaklarını göz ardı edip kaosun temel ilkesini çiğneyerek büyük bir suça ortak olmuştur. Ayrıca yüce mahkemeyi Tanrıtanımamazlık ile suçlayarak, yüce mahkemenin kutsal değerlerini yok saymıştır. Olanlar göz önünde bulundurularak sanığın on yedi yıl tutuklu yargılanmasına karar verilmiştir.’’ Derin bir sessizlik kapladı mahkeme salonunu. Jüri üyelerini sırasıyla salondan ayrıldılar. Koridorda yavaş adımlarla ilerleyen jüri başkan yardımcısı, olanların etkisinden hala çıkamamış olacaktı ki aklına seneler önceki gökyüzünde parlayan yıldızlar davası geldi. En az o dava kadar garipti bugünkü duruşma. Sahiden muhafızlardan kaçan ve sonrasında yıldızları gördüğünü iddia eden o çocuklara ne olmuştu? Duruşma sonrasında bir daha haber alınamamıştı onlardan. Tuhaftı, içinden bir his bu genç kızın sonunun da onlar gibi olacağından emindi.
Jüri üyeleri mahkeme salonundan bir bir ayrılırken yargıç, mahkemenin kapısından çıkmak üzere olan ve muhafızların gölgeleri altında ezilen Alya’yı gördü. Muhafızlara seslendi. Beklemelerini söyledi. Yargıç imzasını atıp dosyayı heyete teslim ederek, genç kadının yanına doğru geldi. Genç kadın, başını öne eğmiş bir an bile olsun başını kaldırmadan hareketsizce duruyordu. Yargıcın geldiğini görünce, istifini bozmadan sadece dudaklarından ‘‘Neden inanmadın bana?’’ dökülüverdi. ‘‘Çünkü yalan söyledin Alya. İkimizde çok iyi biliyoruz, bu sadece bir hikâye. Benim yerimde başka biri olsaydı, o da sana inanmayacaktı. Fakat itiraf etmeliyim ki, etkileyici bir hikayeydi. Bir an olsun inanacaktım sana.’’ Genç kadın, başını kaldırdı. Gözlerinin içinde garip bir ışık vardı. Farklı bakıyordu yargıca. Yargıç, Alya’nın gözlerinin yakından bu kadar parladığını tahmin edemezdi. Gülümseyerek, derin bir iç çekti. ‘‘Sayın yargıç, oysaki en can alıcı kısmı en sona bırakmıştım. O gece bize gülümseyen gökyüzünden ve kucak açan yıldızlardan bahsetmemiştim bile. Tüm gece sayıklayıp durdun o sıcacık yatağında son bir kez daha uyumak için neler verebileceğinden…’’
