2026
No 11

Saydam Yol

-Baksana bu şehir çok çirkin kentleşmiş.
-Belki sen el atarsın o zaman.
-Ohoo, biz gelene kadar.

Çıktıkları kısa seyahatten dönen anne kız, yol boyunca bunun haricinde hiç konuşmadılar. Uzun zamandır beraber vakit geçirmemenin ardından, aralıksız 12 saattir birlikteydiler. Ne konuşmuşlardı tüm gün? Kız hiç dinlemiş miydi annesini, yoksa anlattıkça anlamış mıydı hep?

“Bazen düşüncelerimi kusmak için yazıyormuşum gibi hissediyorum.”

  “Yazmanın amacı o değil midir?” dedi Cem, uzun süredir görmediği arkadaşına sevgiyle bakarak. Ender doğruldu. Annesiyle yaptığı kısa seyahatten bahsetti biraz: Zaman ilerledikçe kaybetme korkusunun nasıl büyüdüğünden ve bu hisle bir türlü baş edemediğinden.
  “Yaptıklarımızla doğru orantılı olması çok komik. İstanbul’dayken bu korkuyu hiç yaşamıyordum. Tabii ki gün içinde onları düşünüp arıyorum ancak bu kaygı beni hiç sarmıyor. Ama ne zaman bu şehre gelsem kaygının çeperine hapsoluyorum.”
 “Belki de buradayken gözünün önünde yaş almaları yakıyordur canını.”
  “Bilmiyorum, Cem. Belki de kendime üzülecek bir şey arıyorumdur.”
  Hep gittikleri Nezih Çay Evi’nden kalktılar. Salih abi, Ender’in fütursuzca unuttuğu cüzdanını arkasından yetiştirdi ve dalgınlığıyla alakalı minik bir espri yaptı.
“Sanki bu şehirdeyken herkese her şeyimi emanet edebilirmişim gibi geliyor. Sanki bana ve benim olana zarar gelmezmiş gibi.”
“Yıllarca buradan nefret ettikten sonra böyle büyük bir aidiyet duyman ilginç, ama tam senlik Ender. Ben ne buraya ne de İstanbul’a ait hissetmiyorum. Belki buraya, nadiren de olsa ait hissediyorum. Her iki şehirde de kendimi belli bir kalıba uydurmaya çalışıyorum ve elimde hiçbir şey kalmıyor.”
  İki arkadaş yol boyunca yürüdüler. Ender’in evine yaklaştıklarında adımları da yavaşladı.
“Belki de biz çok düşünüyoruzdur. Belki bunları düşünmeye son vermek bir şeylerin başlangıcıdır. Ne zaman gidiyorsun?”
Ender saatine baktı.
“Sanırım birkaç saatim olacak. Hazırlanıp biraz annemlerle otururum, bir şeyler atıştırıp çıkacağım.”
“Haberdar edersin.”
  Ayrıldıklarında Cem düşünceli bir şekilde sigarasını sardı. O kadar düşünceliydi ki filtresini koymadan dudaklarına götürdü sigarayı. Küfür ederek yeni bir kağıt çıkardı. Yolda kendi ailesini düşündü. Bu şehri, yaşadıklarını… Her sokak başında anısı vardı; bazen bir arkadaşıyla bazen de bir sevgilisiyle. Tam bir sevgiliydi Cem. Sanki böyle olmak onun çağrısıydı ve bu işte iyiydi.
  Ender’in çıktığı yolculuğu düşündü. Sanki kendini böyle bir şeye hazırlamamış da bu sonsuz olasılıklara kendini bırakmış gibiydi arkadaşı. Cem için bir video günlük yapacağına söz vermişti, böylece Cem de kendini içeride hissedebilecekti.
  Ender hazırlanırken annesi kapıda duruyor, onu izliyordu. Kız yavaşça gülerek annesine baktı: “Normalde buna sinir olurum ama şu an hareketlerimi analiz ettiğini bilmek beni güldürüyor.” Annesi de gülümsedi.
“Yeterince istediğinden emin olmak istiyorum.”
“Anne, yeterince istemiyorum. Ama çok ihtiyaç duyuyorum. Hem zaten o kadar uzun bir süre değil. Kim bilir belki korkar dönerim.”
“Senin korkmayacağını biliyorum. Sadece belki otobüsle değil de uçakla gidebilirdin. Yolda perişan olacaksın.”
  Ender sarılmaya, öpmeye alışık değildi ama uzun uzun sarıldı annesine. Her annenin yeri çocukta böyle mi acaba, diye düşündü. Her annenin vücudu çocuğa bu kadar huzur veriyor muydu?
Babasına sarılıp kedisini öptükten sonra çıktı Ender. Çok büyük bir şehir olmamasına rağmen işlek bir terminali vardı buranın. Bir aşağı bir yukarı yürüyordu beklerken. Cem’den aldığı minik sigarasını yaktı. Normalde içmese de böyle spesifik durumlarda kendini o havada hissetmeyi seviyordu. Vedalaşan sevgililere, ağlayan annelere ve çocukları uzaklaştıktan sonra yere çöküp elleriyle yüzlerini kapatan babalara baktı. Ender’in babası nasıldı acaba şu an? Ayrıca karayolunu tercih ederek büyük bir hata mı yapıyordu?
  O beklerken bir sürü İstanbul arabası gelip gitti. Hayatını ve geçirdiği zamanı düşündü. Ne çok çabalamıştı oraya ait hissetmek için, renk vermemek için. Halbuki o şehir ruhunu alıp hamur yapmıştı Ender’in. Ne öfke nöbetleri, kalp kırıklıkları, özlem ve heyecan sığdırmıştı o şehre. Onun emeği vardı şehirde ama şehrin de emeği var mıydı acaba Ender üzerinde?
  Valizini bagaja yerleştirirken muavin bile bu yolun otobüsle gidilmeyeceğinin şakasını yapıyordu. Ender kibarlıktan gülümsedi. Durumun hedefe ulaşmak değil, yolda olmak olduğunu anlatmanın kimseye bir faydası yoktu. Mola verilen tesisler, orada içilen çorbalar, asla sahi olmayan doğal taş dükkanları… Burada olmak istiyorum, demedi.
  “Abla ta oraya gideceksin valizin bu kadar mı?”
Ender sadece başını salladı. Yanında getirdiği kitaplara bakarken bir arkadaşının hediye ettiği kitabı aldığını fark etti. Gülümseyerek karıştırdı tekrar kitabı. Birkaç sayfayı geçti ve muavin gidiş vaktini bağırana kadar gözleri sayfalarda kaldı. 
“Yolların oğluyum ben, ülkem kervan, yaşamımsa yolculukların en beklenmedik olanı.”(Amin Maalouf, Afrikalı Leo, 1986)  

Yollar ve kitaplar, bilinmeyen yollardaki tanıdık simalar ve Ender.

Yazı: Pelin Kalkan
Çizim: Aleyna Buket Kıyar

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.