‘Ya her bir versiyonumuz farklı bir evrende farklı bir olasılıkla bizi daha da var kılıyorsa? Ya aslında hepsi bir araya gelerek bizi biz yapıyorsa kendi evrenimizde? Ya her olasılıkta ve her yaşantıda biri diğerinden daha farklı ise, o zaman nasıl olurdu ki hayatımız? O zaman daha mutlu olur muyuz veya bilebilir miyiz en iyi versiyonumuz nerede ve tam şu anda ne yapıyor? Nereden bileceğiz seçimlerimizin bizi nereye götüreceğini, nasıl en iyi şekilde yaşanır o halde?’ diye içinden geçirirken heyecandan olacak ki normalden biraz daha kısık olan gözleri gökyüzünü incelerken daha bir kocaman açılmıştı. Jose ile, küçükken olduğu gibi gökyüzünü daha yakından izlemek için elleriyle küçük yuvarlaklar yaparak oluşturdukları dürbün ile izlediler koca gökyüzünü, gökyüzünün tüm değişimini. Bu güzel anı bozmamak için elinden geleni yapan Jose, onu bu kurduğu hayalperest dünyadan alıkoyarak karamsarlığa boyamamak için tüm suskunluğuyla oturdu. Bu sefer her zamanki gibi davranmak istemediğinden sadece onu uzaktan seyretmekle yetindi.
Tüm gün bir yerde hiç kımıldamadan hayatın ilerleyişine teslim olmak ve zamanın aktığına şahit olmak insanı varoluşsal ızdıraplarla dolu düşüncelere daldırır. Her şey çok anlamsız gibi gelir bu anlarda. Ölüm ve hayatı düşünürsün, o aradaki çizgiyi ve bu dengenin tüm anlamsızlığını. Kıymetsiz gelir her şey, uzaklaşmak istersin ve sonsuza kadar her nerede isen orada kalmak. İlişkiler, insanlar, hayatlar her şey küçük bir zaman yanılmasından ibaret, gerçek değiller ve insanı yormaktan başka bir lüzumları yok. Hepsi birer vakit kaybı ancak hayat, burada kendi ışıltısında ve sıkıcılığında çok güzel. Jose ise hep benimledir, peşimdedir ama anlatamam ona içimin dipsiz kuyularını, düşüncelerimi ve yalvarışlarımı. Keşke sadece gözlerimden okuyabilse ne hissettiğimi. O zaman işte her şey çok daha kolay olurdu. Gitmek istiyorum buradan, bu evrenden. Sadece gitmek… Bu evren bu kadar büyükken neden tekiyle veya tek bir ihtimalle yetineyim ki? Daha fazlasını istiyorum, kendime yetemiyorum burada. Suyla birlikte var olup birlikte akmak değil, eğer suda koca bir bataklık bile oluşturacak olsam yine de çırpınmak istiyorum ben. Daha iyisi olabilirim, daha iyisi benim olabilir. Boğazımda düğüm olmuş söylenmemiş cümlelerim var, yoksullaşmış ihtimallerim var bu evrende. İçimde bir yumru gibi biriken tonlarca şey… Ben bu evrene sığamıyorum artık. İşte tam da böyle hissettiği zamanlarda insanın konuşası geliyor durmaksızın akan bir ırmak gibi. Ancak bu düşünceler bu dünyadaki bana ait değiller. Bu ben değilim.
Bu düşüncelerle kendi kafasının içerisinde boğuşurken hava kararıncaya kadar ağacın içinde kalarak gökyüzünü izlediler birlikte eski günlerdeki gibi. Bu yeşil yaprakların sarmaladığı ince uzun dikdörtgen şeklindeki tek düz, yuva bile diyemeyeceğimiz birkaç kırık tahta parçası yığınından oluşan kutucuk onun bu küçük dünyasının başladığı yerdi. Küçükken ilk burada söz vermişti gökyüzüne, kendisine ve tüm evrenlere. Her şeye rağmen ne olursa olsun değişmemeye ve kendine ulaşabilmeye… Hayatı onun için çok küçük yaşlardan itibaren zorlaşmaya başlamıştı. Domino taşları gibi bütün dünyası yıkılıvermişti başına, bu yüzden en çok kitaplarıyla vakit geçirirdi. Yatağının altında gizli saklı okuduğu ve bunu herkesten gizlediği bir hazinesi vardı. Hava karardığında yatağının altına girer, onları okur ve o evrenlerin esrarengizliğinde kayboluverirdi. Gözlerini kapadığında kendini başka bir zamanda ve başka bir evrende hayal ederdi. Bu evrenlerin hepsinde birbirinden farklı ihtimallerle var olmasına rağmen hepsinde mutluydu, öyle hayal ederdi nedeni bilinmeksizin. Belki de bu şekilde düşünmek onu bu evrendeki gerçekliğinden kaçmasına yardım ediyordu bu sayede çok uzun sürmese bile farklı olasılıklarla tekrardan yaşamına dönebiliyordu, kim bilir. Keşke o da bir gün bir rüya gibi başka bir evrene geçebilse ve daha iyi olasılıklarla yaşayabilseydi, bunu, her şeyden çok isterdi… Bu 2 dost karanlık gökyüzünün altında sessizliğin ritmiyle uykuya dalıverdiler.
Helena geç de olsa uyandığında yanında kimse yoktu ve hava çoktan kararmıştı. Göz kapaklarını silkeleyerek etrafına bir göz gezdirdi ve tamamen bambaşka bir yerde olduğunu gördü. Neredeydi ağaç ev? Peki ya Jose? Aman Allah’ım! “Bu bir rüya mı yoksa?” diye geçirdi içinden ve çığlığı basıverdi. Evin içinde epey bir dolanarak birilerinin olabileceği umudu ile sesini biraz daha yükselterek etrafa doğru seslendi. Koskoca evde kimse yoktu, pencereden dışarı baktığında ise çevrede yakın bir kasaba veya ev de göremedi. Neredeyse tüm duvarları, boyutlarıyla bir örtü gibi kaplamış olan resimlere uzun uzun hayranlıkla baktı. Burada yaşayan kişinin kendi elleriyle yapmış olabileceğini düşündü. Belki o da küçük bir çocukken resim tutkusunun üzerine düşmüş olsaydı yaşayabileceği farklı ihtimalleri düşünerek içerledi. Belki de, başka bir versiyonum başka bir evrende çocukluk hayalinin peşine düşmüştür diye düşünerek kendini teselli etmeyi de unutmadı. En iyi ihtimalle terk edilmiş bir yerdi burası. Peki onun burada ne işi vardı ve nasıl gelmişti buraya? Kaçırılmış mıydı, yoksa bunların hepsi bir rüya mıydı? Son çare olarak çekmeceleri ve dolapları karıştırmayı düşündü, bu sayede nerede olduğuna dair bir bilgi bulabilir ve buradan kaçabilirdi. Mutfak masasının üstündeki yığınla fatura ve banka ekstreleri dikkatini çekti. Mutfaktan ayrılırken hemen sağ tarafta kalan salonda aynanın önünde ve baş köşede yer alan aile fotoğraflarından gözünü alamamış, mutluluklarını kıskanmıştı. Koskoca bir ailenin zamanla paramparça olduğunu düşündü içi acıyarak. Uzun soluklu diyarlara daldı yine fotoğraflara bakarak. Fotoğraflarda ne kadar da mutluydular, ne olmuştu acaba şimdi onlara, neredeydiler? Bu fotoğraflar sayesinde onlarla bir bağ kurduğunu hissetti istemsizce. Fotoğraflara biraz daha dikkatli baktığında yaşlı olan kadının kendisine ne kadar da benzediğini düşündü. Hemen yanında yer alan ve bıraksalar, kadına daha da sıkıca sarılacakmış gibi duran muhtemelen kadının kocası olan kişinin de Jose’yi ne kadar andırdığını. Bunun bir tesadüf olup olmadığı konusunda emin değildi ve beynini uçsuz bucaksız sorularla baş başa bırakmaya karar verdi.
Denge bozulmuştu yine. Tüm evrenlerde yer alan dengeyi biri ya da birileri bozmuştu. Evrenler arasında akan ritimde zaman kayması oluşmaya başlamıştı ve bunun kesinlikle bir an önce önüne geçilmeliydi. Böylesi bir kayma tüm evrenlerin akışında bozukluğa neden olabilirdi. İnsan soyu, sonu hayal bile edilemeyen ve belki de çözülemeyecek bir sona baki kalabilirdi. Önlemler daha yeni alınmıştı oysa ama yeterli değillerdi. Yine bir insan, evrenler arasındaki dengeyi kendi hırsları ve emelleri uğruna yok saymıştı. Oysa tüm evrenlerin, gökyüzündeki yıldızların ve de gezegenlerin bile bir işleyişi vardı. Her gün gökyüzünde hayranlıkla seyrettiğiniz bulutlar küçük su taneciklerinden oluşur, hepsi akışa elzem haldedir ve birbirleri ile ahenk içerisinde yaşarlar. Bu serüveni bozmaya kalkışırsanız doğa tarafından verilmiş bir hükümle cezalandırırsınız. Anlaşılan evrenlerden birinde, birisi yaşama ve yaşamın bahşettiği hayal ve arzulara kendini kapatarak dipsiz kuyulara gömülmüştü. İnsan kendisine doğadaki egemenliğe hak gören tek varlıktı ancak doğada güdüm böyle sürmezdi. Burası tüm evrenlerden yer alan uygulamalardan çok farklıydı. Aslında tabiat, tüm evrenlerin işleyişine dümen tutan bir beyin gibiydi. Tabiat yıkılırsa her şey yıkılırdı bu yüzden bu kusurlu evren bulunmalıydı.
“Başka bir dünyadasın şimdi. Çok uzaktasın. Senin geri dönmeni her şeyden çok istiyorum. Oradasın biliyorum, hissedebiliyorum. Ölmediğini biliyorum ama neredesin şimdi? Hem uzaktasın hem de bir o kadar yakınsın. Beni duyabiliyor musun, sen de hissedebiliyor musun bilmiyorum ama neredeysen seni almaya geleceğim. Bulacağım seni tüm kalbimle. Tüm bu evren saçmalığı bir zırvadan ibaret, biliyorum. Şu an ne haldesin ne yapıyorsun bilmiyorum ama senin için endişeleniyorum. Lütfen seni bulmama yardım et.”
Evrenler içinde yaşayan varlıklar yaptıkları her seçimle yeni bir ihtimal yaratır. Her ihtimal yeni bir evren demektir. Birbirinden etkilenmez ve etkileyemezler ancak birbirlerini hissedebilirler, tek bir kalpte. Tüm evrenlerde çok az insan vardır bunun farkında olan, görmese de hissedebilen. Bu çok az sayıdaki talihsiz insanlardan biri de Helena idi. Bunların hepsini, tüm ihtimalleri bilerek yaşamak zorunda, kabul etmesi çok zor olsa da.
Helena gözleri yarı açık yarı kapalı bir şekilde uyandığında başında ona gülümseyen gözlerle bakan yaşlı bir kadın görür. Kadına soracağı o kadar çok soru vardır ki, nereden başlayacağını bilemez. Kafasındakileri teker teker sormaya başlar. Sorularına cevap aldıkça kadının geçmişinin kendi geçmişini fazla andırdığını fark eder ve korkuya kapılır. Bu kadar şeyin tesadüf olmadığını düşünür ve daha fazla soru sormaya başlar. Duydukları karşısında şaşkına dönen Helena donakalır. Bu kadın kendisinin farklı bir hale bürünmüş yaşlı halidir, sadece farklı seçimler yapmışlardır. Helena duyduklarını sindirmeye çalışırken tüm bunların gerçekliğiyle yüzleşir ve kaçmayı düşünür bulunduğu evrenden. Tabiat, ona tüm işleyişi gösterir ve bütün evrenlerde bir gezintiye çıkarır. Bir film şeridi hızıyla tüm evrenlerdeki Helena ile tanışır ve her Helena ona kendinden bir parça hatıra bırakır.
Biri der ki ‘kalbinin dilini bağlama’, bir diğeri ise ‘ruhunu sana ait olan şeylerle dinlendir’ der. Ona en farklı gelen ise ‘en iyi halin kendin olduğun halindir’ der. Tüm evrenlerdeki Helena’lar birbirlerine fiziksel olarak benzeseler de aslında her biri farklıdır çünkü verdikleri seçimler onları farklı bir evrende var olmaya zorlamıştır. Ancak, sonucu kötü bile olsa yapılan her seçim o varlıktan bir değer taşır. Yani tüm Helena’lar aslında aynı bile olsalar yolculukları ve bu yolculuğun sonundaki varlıkları farklı olacaktır. Tüm bu olanlardan sonra kafasında karmakarışık düşüncelerle bir başına kalmıştır Helena ve ne yapacağını da bilmemektedir. Bir tarafı, bu yaşlı kadın olmak ister çünkü kendi evrenine dönerse eğer o dünyaya tekrar hapsolmaktan korkar. Bir taraftan da tabiatın ona bütün evrenleri gezerken kulağına fısıldadıkları kafasını karıştırmaktadır.
“Kendi evrenindeki en iyi ve en mutlu ihtimal sensin. Kendi evrenindeki seçimleri oradaki Helena olarak yaptın ve sırf bu yüzden bile mutlu olmalısın çünkü verdiğin her karar sana ait bir değerdi. Sadece bunu göremeyecek kadar körsün şu anda. Kendi evrenindeki yolculuğunu hiç mi merak etmiyorsun, sonunda ne olacak? Kim bilir belki de sen en iyi ihtimalini bu yaşlı kadınınki zannederken, en iyi ihtimal hep kendi evrenindi. Bundan emin olmak için bile sonunu görmelisin. Buna değer, değil mi?”
Helena bulunduğu evrenleri düşünür ve kendi evreninin yolculuğuna devam etmek ister. Ne de olsa bu evrendeki ben kaybolmuş bile olsam, yolumu bulabileceğim evren kaybolduğum evrendir.


