Düşünüyor, düşünüyor… Bulutların üzerinde yaşayan biri için gereksiz bir alışkanlık belki de. Bulutlardan yapılma ve yeryüzünden korkan bir ırkın mensubunu acıtabilecek tek şeyi yapıyor. Neden sonra dağılan dikkatini şimdi göğün nehirlerine, elleriyle istediği her şeye dönüştürebileceği su buharı cennetine, arkadaşlarına ve tabii ki de arada bir düşüncelere dalsa bile asla düşüncelerin merhametine bırakmayacağı sonsuz özgürlüğüne çeviriyor. Böylesi bir konfor, çabasızca elde edilen huzur ve sonsuzluk, evet sonsuzluk, neden geçmiş ve geleceğin dokunuşuyla kirletilsin ki? Ne de olsa yaratılan tek zaman şimdidir, öyle değil mi? Sonsuz eğlence, sonsuz haz ve tabi ki hız! Anın köklerine dokunana dek derinleşen, oylumunu her an koruyan ve çoğalan. Çok olana yaklaştıkça, çoğun parçası oldukça, çokla arasındaki sınırı incelten; hatta ona karışan, merkezleşen… Yeryüzünden uzak, böylesine büyülü bir yaşamın ferdi, neden düşünsün ki? Güneş, kendi yarımküresini terk edince buluttan yapılma evine döndüğünde buluttan yapılma hayatında ilk defa bu koskoca evin boşluğunu duyumsadı. Kapıyı kapattı ve buluttan yapılma ağzından şu iki kelime döküldü: “Evim bomboş!”
Evim bomboş! İstediğim eşyayı istediğim zaman yapabilirim, istediğim yere taşıyabilirim evimi. O rüzgârlı boşalışı sevdiğimden yağmurlara çoğu buluttan daha yakın yaşıyorum, evimin yakınında bir dağ zirvesi var ve çoğu kişi korksa da ben görüntüsünü seviyorum. Ancak eğer istersem 7 mevsim önce olduğu gibi daha yüksekte bulunan altokümülüs bulutlarında yaşayabilirim veya yalnızlığı göze alıp en zirvede, bir sirrüs bulutunda geçiririm baharı. Soğuk kendime getirir belki beni, belki evim dolar. Asla o kümülonimbuscular kadar statükocu olamam zaten ben. Ayağım yere basmalı benim, hem böyle bir cennette kendi keyfin dışında başka bir telaşeye neden kapılasın ki. Üstelik onların yağmurları çok şiddetli, fırtınaları çok tehlikeli. Ah evet bir sirrüse taşınıp her şeyden uzaklaşmak benim için en iyisi. Evini hava üfleyerek dağıttıktan sonra uzun bir yolculuğa çıktı.
Altokümülüslere ulaşması çok sürmedi, kendini tanıdığı rüzgarlara güvenli şekilde bırakarak hızını artırıyordu. Daha 12 mevsimlik bir bulutken buralarda zaman geçirirdi. Bazen çöl bulutlarına da uğrar ve okyanus üzerinde zaman geçirmekten nefret ederdi. Üzerinde salınmayı sevdiği tek su kütlesi Akdeniz’di, o da yalnızca mevsim geçişlerinde. Yağmur ormanları maceralarla geçen gençliğinde uğrak noktasıydı. Şimdi ise tüm bunlar uzak bir anıydı sanki, ulaşılmazdı, en çok da çöl bulutları. Sahra ve Gobi… İstanbul’da gün batımı, Paris’te akşamüstü, Panama’da gün doğumu. Günün her anı ve buluttan buluta geçen ömrü neden şimdi boş bir evin külfetiyle karalanıyor anlayamıyordu. Evim bomboş! Daha da yukarılara çıktığında sirrokümülüslerle karşılaştı. Kümülonimbüslerde, ömrünü buluttan hayaller için feda eden onlarca kişinin tek kişilik veya aile kurumu adı altında tekelleştirdikleri bulut villalar gözünde gittikçe daha da büyüyordu. Bu bulutlarda uzak ve yakın aynı anlama gelirdi, yakınlık, samimiyet, hep bir duvarı aşıyormuşçasına verilirdi karşıya, bir lütuf gibi sunulurdu tebessümler. Hem zirvede hem de yalnız olmamak için taşınırdı bulutlar buraya. Ne kadar sahte!
Hava oldukça soğumuştu, yolculuğu uzadıkça içindeki, hiç de buluttanmış gibi hissettirmeyen sıkıntı gittikçe büyüyordu. Göğsü ağırlaşmış, rüzgarlara ayak uydurmak zorlaşmıştı. Gökte bir sirrüse denk gelemediği her günün batımında bu ruhsal çökelti yoğunluğunu artırıyor, kütle kazanıyor ve rüzgarlar yön değiştirdikçe o sallanıyordu. Gökteki görünmez duvarlara çarpıyordu sanki. Üstelik ufuk birkaç gündür bomboştu. Kendine itiraf edemese de nimbostratüsleri özlemişti. Hayır, belki de evini özlemişti, ev hayalinde kaybettiği evini… Dinlenebileceği bir bulut parçası için etrafını tararken dolunay tüm heybetiyle göğü doldurmuş ve rüzgarlar durmuştu. Tek başınaydı. Dilin acizliğini şimdi tek başına kalmışken daha iyi kavrıyordu. Evim bomboş! Tedirginliğini anlamlandıramıyordu ve düşüncelerini durduramıyordu. Ona göre düşünceler hiçbir şey bilmiyorlardı ama şimdi, tek bildiği onlardı. Garip, bu yolculuğun geri dönüşü yokmuş gibi hissediyordu. Neredeyse yarım mevsimdir yoldaydı, kendini geceye ve dolunaya emanet ederek gözlerini kapattı.
Gün doğumuna kadar rüzgarlar onu bir kıyının doğrultusuna kadar sürüklemişti. Buluttan gözleri açıldığında beyazlar içindeydi. Bir kümülonimbusun en tepesindeydi. Kararmıştı ufuk, belli ki bir fırtınanın hemen öncesindeydi. Bıraktı düşüncelerini, bıraktı kendini, bıraktı buluttan kayralarını. “Ne de olsa ben, ben bırakınca beni bırakmayan şeyim” Son sözlerini söyleyip, dev bulutun en tepesinden, bir yağmur damlasına dönüşerek yeryüzüne düştü…


