“Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: ‘Buraya kadar!’ dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, daha önce haber vermiştik, derler onlar. Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiği ve eskittiğini söylemiştik. Sevginin ölümünü her pazar çanlar çalarak ilan etmiştik’’ (1)
Adamın gururunu okşamıştı uşağının kendini bu kadar kaptırması, çünkü uşak sanki uzun yıllar sonra kalemini uzun uğraşlar sonunda eline yeni alabilmiş bir edebiyatçı gibiydi, sanki birkaç saniye sonra hayatına son verilecekmiş de o da gitmeden önce son kez faydalı bir şey yapmak istiyor gibi, o kadar aşık dolu okuyordu. Anthony de şaşırmıştı, o da bu kadarını beklemiyordu. Çünkü ona göre İngiltere’nin karanlık, bilinmez sokaklarında büyümüş herhangi birinin bile yüreğinin bu sözleri hissedemeyecek olgunlukta, kalbinin en derininde tecrübe edebilmek için bile insanın belirli bir birikim ve kültüre sahip olması gerekiyordu Anthony’nin yaşadığı dünyada. İşte tam da bu yüzden Anthony’nin tüm dikkati dağılmış sadece uşağının sesine odaklanmıştı çünkü anlamadığı bir şekilde uşağının onun hissettiği şeyleri hissettiğini görmüş ve bu onu öldüresi bir korkuya bürünmesine bir anlığına da olsa yardımcı olmuştu. Bu onca zamandır ilk kez yaşanıyordu ve Anthony nasıl olur da uşağındaki bu tuhaf değişimi fark etmezdi. Nasıl olur da biri zaten onun adına belirlenmiş olan kaderini değiştirebilirdi? Herkesin kaderi doğduğu andan itibaren belliydi, doğduğu yerden, kılık kıyafetinden bile anlayabilirdiniz bunu. Herkes burjuva olamazdı, burjuva olabilmek için belirli bir nizam, yetenek gerekirdi ve bunu herkes yapamaz, hatta hiç kimse yapamazdı, nerede doğup büyümüş isen, bunun asla dışına çıkamazdın, sadece ancak ve ancak hayalini kurabilirdin. İşte Anthony gibi soylu beyefendiler de bu şekilde düşünüyordu bu yüzdendi bu duydukları korku, düşüncesizce vakit geçirmeye alışık oldukları taht ellerinden gidecek diye korkuyorlardı bu yüzden başkaları hakkında düşünürken inisiyatif kullanmazlardı, ki bu kişiler onlarla birlikte yıllarını çürütmüş kişiler bile olsa. Bu yüzden Anthony neyin değiştiğini çok merak etmiş, bunu öğrenmek için de tüm her şeyini feda etmeye razı hale gelmiş bir edayla uşağına kulak kabartmıştı. Uşak da beyinin bu şaşkınlığını görmüş olacak ki hemen söze atlamaya yelken tuttu ama aklından geçen düşünceler onu ikilemde bırakmış uzun bir sessizliği tercih etmesine yol açmıştı bu yüzden kelimeler havada uçuşuyor, sonra yok oluyorlardı biri diğerine ulaşmadan. Aralarındaki büyük bu buz kütlesini ısıtmak için bir kibrit parçası aramaya yeltendi etrafında. Bu kibrit kırılgan olmamalı ve tek seferde yakmaya yetmeliydi yoksa niyeti anlaşılırdı ve o beyefendi halinden eser kalmaz yine beyinin gözünden düşerdi. Yine böyle olsun istemiyordu. Saygı görmek, saygın biri olmak istiyordu her burjuva sınıfının yanından bile geçmemiş, düşlemesine bile izin verilmemiş birinin arzu ettiği gibi, o da bunu oldukça fazlaca düşlüyor delicesine istiyordu. Etrafına şöyle bir göz gezdirdikten sonra tam ümidini kaybetmişken göz bebeği son anda pencereye değdi ve çoktan güneşin doğmaya yüz tuttuğunu fark etti ve kaçmaya yeltendi. Anthony hala şaşkındı ve kafasından geçen düşünce kırıntılarını durduramıyor, endişesi gittikçe artıyordu.
Duraksadı bir an, nefes almayı unuttu sanki. Utandı kendinden, düşüncelerinden, sahip olduğu zenginlikten. Bu o değildi, bu düşünceler ona ait değildi, hayır olamazlardı. İçindeki bu anlamsız hissin ne olduğunu anladı şimdi. Utançtı, utanıyordu kendinden bu yüzden hareket edemiyor, bir şeyleri değiştiremiyordu. Yoktu onda bu cesaret. Bir yaprak kırıntısını bile kıpırdatacak cesaret yoktu onda. Oysa hafif bir üflemeyle bile kıpırdardı o yaprak. İşte duyduğu bu korku onu bu zamana saplamış, hareket etmesine bile izin vermeyecek bir hale sokmuştu. Birilerini suçlayamıyordu çünkü buna kendisi izin vermişti. Hareket etmesine engel olan şey bacaklarının olmaması değildi, bir makineye bağlı yaşaması da değildi, kendi içinde yarattığı bu devasa korkuydu. Onu o büyütmüştü, her gün sulamış yeni tohumlar ekmişti ve bunca zamandır bunu fark edemeden yaşamıştı. Ne büyük kayıptı. Bu hisler ve düşünceler içerisinde boğuşurken uşağına çıkmasını emretti. Her an ağlayabilirdi, göz yaşlarını kontrol edemeyecek bir durumdaydı şuan ve beyefendi kimliğini kaybetmemek onun için daha önemliydi. Doğup büyüdüğü dünyayı düşündü, nelere sahip olduğunu hem de hiçbir çaba sarf etmeden ve bununla içten içe nasıl böbürlendiğini. Oysa insan yaşadığı kadardı, edindiği tecrübe kadar. Onu büyüten de göklere çıkartan da düşüren de bu tecrübeydi, yaşadıklarıydı, hissettikleriydi. Anthony bunu çok geç anlamıştı. Yüreği ve beyninin bir savaş içerisinde olduğunu ve vicdanına yenik düştüğünü tam şuan fark etmesi onu büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Yaşadığı ve sahip olduğu her şeyin, kendisinin bile bir hiç olduğunu düşündü. Şuan tam bir yıkım gibi duruyordu. Zaten var olan azıcık canı da gitmişti.
Elini cebine uzattı, saate bakmak istedi çünkü ya kendini öldürecekti ya da… Akrepin 7yi bulmasına 20 dakika daha olduğunu gördü. 20 dakikası vardı sadece tercih yapabilmek için. Sadece 20 dakika… Bu 20 dakikada yaptığı, düşündüğü her şey ya bir felakete sonuç olacaktı ya da bir umuta. Düşündü son 50 yıldır hissettiği her hissi, düştüğü her yanılsamayı, çukuru en ince ayrıntısına kadar düşündü en hızlı şekilde. Bağırmak istedi, bir daha hiç konuşamayacak bile olsa içindeki ateş sönesiye kadar bağırmak istedi. Neredeyse doğmakta olan güneşe baktı ve güneşin sıcaklığını hissetti üzerinde, sonra cama yaklaştı. Sanki bu son görüşü değilmiş gibi gözünü neredeyse değdirmeden gezdirdi odasında. En son uşağının ona okuduğu kitaba takıldı gözü, en sevdiği yazara- Oğuz Atay’a. İşte şimdi çok iyi anlayabiliyordu onu. Sonra Luna’yı düşündü bir süre ve camdan atlamadan önce son bir söz söyledi.
“Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.” (2)
Islak gözleri ve burnunu silmekten, dizlerine vurmaktan kızaran elleriyle birlikte kendini yer çekiminin hazin sonuna bıraktı. Bu sefer de yer çekimine sığınıvermişti işte…
1, 2: (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 1972)
