2026
No 04

Anthony Chapter-1

Zaman her zamanki gibi aynı umursamazlığıyla birlikte her şeye rağmen akmaya devam ediyor, her şeyi ve herkesi ezip geçiyordu. Zamanın umursamaz davrandığı bu anlarda İngiltere’de de durum çok farklı değildi. En başta bahar, insanın hevesini kursağında bırakıyor, insanı bir arayışa sürüklüyordu bu günlerde. Karmakarışık hislerle bir bilinmezliğe savrulan bu yüzyılın insanları sandığınızdan çok da farklı değillerdi, uşaklar efendilerinin hakkında hiç güzel şeyler söylemiyor, bir kuş edasıyla saraydan saraya haber uçuruyorlardı. Soylular ise şişirilmiş itibarlarını, aklınıza gelebilecek her yerde bir kahvehane havasıyla konuşarak daha da kabartıyorlardı. Sosyete birbirini eleştirmekle fazlasıyla meşguldü ki, kendi dünyalarından başka her şeye kör hale geliyorlar. Bu körlüğü sürdürmekte ve de oluşturmakta bir kusur bulamayacak kadar düşüncesiz olabiliyorlardı, hatta ve hatta bu şekilde davranmayı kendilerine hak görüyorlardı yani anlayacağınız insanları da şehrin havasına bürünmüştü bu soğuk, ıssız, karanlık sokakların arasında.

Anthony de bundan oldukça rahatsızlık duyuyor ama elinden bir şey gelmiyordu, burjuva sınıfından gelmiş olmasına rağmen o da bir şey yapamıyordu. Bir şeyleri değiştirmek istiyordu aslında, sıkılmıştı bu şekilde yaşamaktan. Böyle bir hayat istemiyordu, bıkmıştı her gün gördüğü duyduğu şeylerden. Soylu bir geçmişi olduğundan olacak ki çok şey yaşamıştı, görmüştü ama hiç böylesine hissetmemişti. Sanki bir yumru vardı göğsünde, baskılıyor ve vücudunun akışına engel oluyordu. Farklı bir histi bu daha önce hiç tecrübe etmediği, yüreğinin yakınından bile geçmemiş bir duyguydu ama nasıl geçeceğini de bilmiyordu. Susuyordu sadece, konuşmuyordu. Köşkünde onca çalışan insan olmasına rağmen yalnız kalmayı tercih ediyordu her seferinde. Odasına yemek saatleri dışında biri giremezdi. Onun yanında olmak, kalmak ve bunu ona hissettirmek bile yasaktı. Sanki yalnızlık kelimesi kilitlenmişti onun üzerinde, zamanın ötesinde bir yerde. Çünkü dünyanın sizi siyah bir gülmüşsünüz gibi solduran ve sıkıştıran karmaşıklığına karşın bu kavram bir kara lekeydi aslında insanın üzerinde yer alan, insanların sizi pervasızca yargılamakta hak gördüğü bir kelimecik. Ancak Anthony bu kendini bilmez kelimeciği üzerinde taşımakta herhangi bir kusur görmüyor ve cömertce taşıyordu. Anthony yine bizim aklımızdan geçmesi bile mümkün olmayan binbir bunun gibi düşünceyle boğuşurken uşağının nefesini hissetti üzerinde. Belli ki Anthony uykuya dalıvermişti.

Peki şimdi nerelerdesiniz efendim, diye sordu uşak; efendisinin yine kendini hayal dünyasına kaptırıp bir çocuk gibi oradan oraya koşturduğunu bilir gibi. Bilebilir mi? Görebilir miydi insanın içini, hayallerini, dahası hislerini, içinden geçen anlamsız, kendisine bile itiraf etmekte zorlandığı duygularını? Dahası neyi düşlemekle meşgul olduğunu da yüzünden okuyabilir miydi? Hiç böyle düşünmemişti Anthony, belki de uşağı onunla gereğinden fazla alakadar olduğundan, artık anlayabiliyordu. Anthony kafasından geçen bu düşünce kırıntılarına bir nokta koyup, devam etmesi için uşağa eliyle işaret yaptı. Belli ki hayal aleminde rahatsız edilmişti Anthony ve bu şekilde ifade ediyordu kızgınlığını, amansız bir sessizlikle. Uşak fark eder etmez hemen kendini toparlayıp okumaya devam etti. Anthony’nin en sevdiği kitabı okuyordu, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar eserini . Anthony sıklıkla kitap okurdu ve sevdiği de birçok kitabı vardı ancak Tutunamayanların yeri onda hep ayrıydı ve öyle de kalacaktı. Her sene birkaç kez mutlaka okurdu Tutunamayanları, sanırdı ki böylece o his hiç kaybolmayacak hep hissedecek onu kendi içinde bir yerlerde. Korkardı tamamen kaybetmekten onu. Gerçi hafızası yaşından ötürü de olacak ki çoktan onu yok etmeye yemin etmişti… Silikti, bir o kadar da bulanık aynı masmavi gökyüzünün altında kaybolan bulutlar gibiydi kafasındaki gülümseme bu yüzdendi bu kitabı defalarca okuması çünkü en azından nasıl hissettiğini, ona olan aşkını hatırlayabiliyor,  bu şekilde daha kolay sindirebiliyordu onun ölümünü. Onu daha hiç tanımadan görmeden o mavi kelebekler sokuluvermişti kalbine. Anthony gibi buz kadar kaskatı bir adamın kalbinde gerçek olamayacak kadar güzel bir dünya kurmuştu, kalbini ısıtmıştı. Anthony onu bir ev gibi görmüş, sığınıvermişti bu yüzdendi hala düşlemesi. Luna gözlerini kaçırırıverirdi hep sever miydi sevmez miydi bilinmez. Anthony de bilmiyordu. Kavuşamamışlardı ama belki başka bir dünyada başka bir yerde birlikteydiler ve bu küçük umut parçası bile  gülmeyi unutan birine tebessüm ettirebiliyordu. Böyle de ince bir adamdı işte ama sadece kendi içinde. İçini sadece Luna’ya açmıştı sonra da tamamen köreltmişti kalbinin kapılarını bir daha hiç açılamasın diye. Bazen her şey başka bir dünyada başka bir yerde daha iyidir belki de. Hayatı boyunca yaşadığı birçok şeye rağmen hala yine de içinde küçük bir umut parçası var olabiliyorsa bu Luna’nın sayesindeydi. Luna silinmiş bile olsa sevgiyle ektiği her seferinde yeniden filizlenen filizcikleri götürememişti Anthonyden. Kim bilir belki de Anthony için o filizler bu manasız döngüye devam etmesi için birer sebeplerdi.  Bu yüzdendir ki Anthony, nedeni bilinmez, ne zaman tekrar uyku problemi çekmeye başlasa uşağına bu kitabını okuturdu. Onca yıl geçmiş, ne hastaneye kontrole gitmişti ne de bunu birine anlatmıştı. İçten içe nedenini biliyor gibiydi sanki ama böylesi daha iyiymişçesine, böyle yaşamak ister gibi kimseye bir şey demiyordu, diyemiyordu, belkide sorunu bu hiçsiz, anlamsız sessizlikti, kim bilebilirdi ki. Uşak, Anthony’nin sevdiği gibi okumaya devam etti. Eğer daha önce Oğuz Atay’ın herhangi bir kitabını okuduysanız okurken kendinizi kaptırıp gittiğinizi görürsünüz ve zamanın nasıl akıp geçtiğini asla anlamazsınız. Uşak da kaptırmıştı kendini, öyle bir okuyordu ki sanki içinde uyandırılmaya yüz tutmuş bir devrimci yatıyordu; isyan ediyordu içten içe her bir satırı okurken. Cümlelerin sonunda nefes vermeyi bile unutuyor, sadece okumaya devam ediyordu;

“Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: ‘Buraya kadar!’ dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, daha önce haber vermiştik, derler onlar. Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiği ve eskittiğini söylemiştik. Sevginin ölümünü her pazar çanlar çalarak ilan etmiştik’’

(Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 1972)

Peki şimdi nerelerdesiniz efendim, diye sordu uşak; efendisinin yine kendini hayal dünyasına kaptırıp bir çocuk gibi oradan oraya koşturduğunu bilir gibi. Bilebilir miydi insan; görebilir miydi insanın içini, hayallerini, dahası hislerini, içinden geçen anlamsız insanın kendisine bile itiraf etmekte zorlandığı duygularını bile? Dahası neyi düşlemekle meşgul olduğunu da yüzünden okuyabilir miydi?

Yazı: Gamze Nur Öztürk
Çizim: Feyza Güreli

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.