En kibar en sevgi dolu insan bile içinde bir canavar büyütür. Öyle dışarıdan görünmezler, ancak kuyruklarına bastığınızda tanışırsınız canavarlarıyla. O zamana kadar varlıklarından haberiniz olmaz. Her şey çok sakin ve çok insani gözükür. Durgun bir deniz gibi. Oysaki o durgun denizlerin, okyanusların içinde bile ne canavarlar var, insanoğlunun kalbinde hiç olmaz mı bilinmezlikler?
Yüzlerce insanın yüzlerce canavarı içinde, insanı en çok kendi canavarı yaralar. Bir de sevdiğinin canavarı. Çünkü başkalarını kendilerini savunacak ya da açıklama yapacak kadar önemsemezler. Canavarları o zaman dışarı çıkmaya gerek duymaz. Ancak onun canavarına karşı koymak güçtür. Değerli olan O’dur, en çok o anlasın istersin bu yüzden en çok onun canavarı incinir ve incitir. İşte böyle anlarda nabız yükselir, kalp atışları şiddetlenir ve iki taraf da artık birbirini dinlemiyorken pençeler yavaşça uzar. Dünyanın en sakin denizinden bile durgun birinin içinden çıkan canavar, hiç beklemediğiniz anda, o durgunlukta sizi yakalayıverir. Kuyruğuna basmış, o canavarı artık uyandırmışsınızdır. Ne olduğunu bile anlamadan çoktan kaybetmişsinizdir bazı şeyleri. Canınız yanmıştır. Bir canavarın midesinde kaybolmuşsunuzdur. Ama kendi canavarınız size sadıktır. Durur mu hiç, sizi o karanlıktan çıkarmak ister. Yandığı kadar yakmak ister. Kaybetmek değil kazanmak ister. Sonra savaş başlar. İki canavar öldüresiye savaşırken sahipleri kan revan içinde kalır. Bu kazanma savaşında hangi canavarın kazandığı önemli değil. Her halükârda iki insanda kaybeder. Orada insancıklar pişman olmuştur belki ama canavarların pişmanlık hissettiği söylenemez, ne de olsa pençeleri olan onlardır. Durmak istemezler. Çünkü onlar haklıdır ve kazanmak, sahiplerini korumak ister. Taş gibi yumrukları, keskin pençelerinden bile tehlikelidir kibirleri, insan kazanacağını sanırken aslında nasıl da kaybetmeye mahkumdur. En haklı kim savaşında onlar birbirini yakarken aslında sahiplerinin istediği tek şey anlaşılmaktı, insan incitmek istemez ki ne sevdiklerini ne de kendini. Ama canavar dediğin öyle sevgi dolu değildir, sevdiği tek kişi insancıklarıdır. Bu yüzden bu sahipleri olan insancıkları uğruna öldüresiye savaşır: kazanmak için.
İnsan içindeki canavarı ne yapsa da öldüremez. Bir yerlerde küçük de olsa hep kalır. Onu yerinden çıktığı için de suçlayamazsın, fark edersin ki o olmazsa da savunmasızsındır. En yalnız hissettiğin anda bile seni canavarın savunmuştur. İşler çığırından çıktıkça senin kalbin onunsa yumrukları sertleşir. Artık sen onun değil o senin sahibindir ve onunla beraber içindeki karanlıkta kaybolmaya mahkumsundur. Bu durumda sen mi canavarını büyüttün yoksa canavarın mı seni küçülttü.
Ne zaman bir insancık oldun sen? Nasıl büyüyeceksin ya da küçülteceksin içinde büyüttüğün canavarını. Bunun yolu o kadar karmaşık değildi aslında. Savaşmak yerine sarılmak, haklı olmak istemek yerine anlamak birbirini. Hatta beklemek fırtınalar dinene kadar. Çözüm her zaman bu kadar basitti işte: sarılmaktı birbirine. Senin kollarınla onun kollarının birbirine dolanması kadar basit, bazen de kelimelerin ile sarılabilmek kadar karmaşık. Sen de sarıl, sarıl ki senin sevgin canavarın kibrine galip gelsin. Sarıl ki bir olsun iki insancığın bedeni. O zaman kim kimin canavarı kim kimin sahibi anlaşılmaz. Öfke azaldıkça canavarlar da küçülür canavarcık olur ya da belki de sen büyürsün ve tekrar insan olursun. Çünkü insan bir olur sarıldığında, bir olunca iki beden ya da ruh birlikte atan kalbinin karşısında kendisini savunmaya da kazanmaya da ihtiyaç duymaz. İnsan zaten kendisinin olmayan bu dünyada kaybetmeye de mahkumdur, elbet bir gün kaybedeceğiz değil mi? En azından şimdi değil.
