“Ne yaptın bana? Bana ne yaptın? Görmüyor musun? Kendimi kaybettim senin yüzünden!” diye bağırdı zavallı kadın, aynada darmadağın olmuş haline bakarken. O da kendisinin zavallı olduğunu düşünüyordu ve bu, aynada kendisine bakamamasından, kendisiyle yüzleşememesinden bile belliydi. Utanıyordu kendinden, kusurlarından, yaptıklarından ve yapamadıklarından. Belki de en çok bu dünyaya geldiği için utanıyordu kendinden çünkü kimse ona ne yapmak istediğini sormamıştı, kendisi bile. Eğer en başta sormuş olsaydı, sorabilseydi… Bilmiyordu işte, düşünmek bile istemiyordu çünkü vereceği cevaplardan ve hislerinden korkuyordu, Yüzündeki utangaçlık da bu yüzdendi. Yaşamak istemiyordu ki, öyle bir gayesi yoktu, hiç de olmamıştı. Hayat onun için anlamsızdı. İnsanlar, hisler, idealler, hayaller; hepsi bir yalandı, bir yalana aitti. Bir yalandan doğmuşlardı, bu yüzdendi gerçek hissettirmemeleri, boşluğa düşürmeleri… Kadın buna inanmayı tercih ediyordu, belki de en doğru yol buydu onun için. Ancak bu şekilde tüm bu olanlara katlanabiliyordu, katlanabildiğini sanıyordu çünkü böyle görmüştü, böyle öğretilmişti ona.
En güvende olduğumuzu sandığımız yerde, hayattaki en büyük yanlışları öğreniriz hep, olgunlaştığımızda ise bazı şeyleri değiştirmek için artık çok geçtir. Geç uyanırız, geç farkına varırız ve bazı şeyler hiç değişmez, değiştiremeyiz. Doğrumuz olur en büyük yanlışlarımız. Yanlış olduklarını fark edemeden göçüp gideriz bu hayattan, kendimizden. Kendimize karşı bile mesafeliyizdir, duvarlarımız vardır en sert taneciklerden inşa ettiğimiz. Birileri gelir geçer hayatımızdan, aşmaya çalışırlar o duvarı, ulaşmak isterler en içimizdeki bize. Ancak biz bile bu kadar duymaya körken o küçük çocuğu, onların işitmesi mümkün bile değildir, bu yüzden yalnızlaşırız, yalınlaşırız büyüdükçe. Ölesiye korkarız, biri içimizdeki en derin hisleri ve tutkuları hissedecek, duyacak diye. İçimize daha çok gömeriz o çocuğu, sonra da dünyadaki hiç kimseden farkımız kalmaz. Herkes gibi olmaya ve hissetmeye başlarız. Kadın da böyle hissediyordu, büyüdükçe uzaklaşmıştı, çocukken hissettiği renklerden, heyecandan. O çocuğu tekrar bulmak ve yeniden öyle hissetmek için bir yerden başlamak istiyordu. Ama ne nereden başlayacağını biliyor ne de tüm bunların gerçekliğinden emin olabiliyordu. Yoksa yine çocukken yaptığı gibi bir dünya yaratıp onun içine mi gömülüyordu? Kaçamıyordu gerçeklerden, hissettiklerinden. Bunlar için belki de çok geçti artık. Sadece böyle olmak istemiyordu, yaşamak bu değildi, böyle olmamalıydı. Eğer böyleyse tüm bunların hiçbir anlamı yoktu… Renklerin, gökyüzünün, kitapların, mısraların ve benliğinin, bunların hiçbir değeri yoktu.
Şu anda olduğu kişi buna inanıyordu çünkü kendine olan inancını ve kendini kaybetmişti; başkaları, başkalarının hissettikleri, düşünceleri yüzünden asla kendisi olamamıştı. Bir balon gibi sıkmıştı kendini hep, susturmuştu kendini diğer insanların yanında. Korkmuştu, çekinmişti, korunmasız sanmıştı kendini. Bu yüzden hiç açmamıştı kapılarını ve sıkı sıkı tutmuştu; en ağır yükleri yüklemişti kapısının önüne, hiç açmak zorunda kalmamak için… Zamanla başka yükleri de bir görevli edasıyla yüklemeye devam etmişti, o kapıları hiç açar mıyım, açmak zorunda kalır mıyım diye düşünmeden. Şimdi çok zordu onları geri taşımak, yerlerine koymak. Ortalık darmadağın ve karmakarışıktı.
Kendisine sahip bile çıkamıyordu, bir yabancıdan daha fazla yabancıydı kendisine. Neyi sever, onu ne mutlu eder onu bile bilmiyordu artık, unutmuştu. İçindeki çocuğun sesini duymayalı çok uzun zaman oluyordu. Çocuk da bu büyük olgun kadının acımasız sözcüklerinden yeterince bıkmış olacak ki hiç ses çıkarmıyordu. Ağlıyordu içten içe sessizce belki de… Birinin elini tutmasını onu oynatmasını, o renkli dünyaya yeniden götürmesini bekliyordu belki de. Sahi o çocuk neredeydi şimdi? Bulunabilir miydi, en derinlerimizi kazıyarak? Bulunmazdı çünkü çoğu için belki de, hiç ama hiç tanımak istemediği ve tanımaktan korktuğu bir yabancıydı. Kadın da herkes gibi eğer kendine o fırsatı verirse, göreceklerinden ve olacaklardan korkuyordu; kendini tanımaktan, bu histen ölesiye korkuyordu. İşte bu yüzden şu an bu haldeydi, yorulmuştu, yorulmuştu yaşamaktan. Debeleniyordu sadece olduğu yerde. Değiştiremiyordu, kabullenemiyordu, devam edemiyordu. Ne yapması gerektiğini de bilmiyordu. Konuşmuyordu, hareket etmiyordu, ne yapması gerekiyorsa o kadar yapıyordu. Bu sayede ne hiçbir şeyden etkileniyor ne de etki edebiliyordu.
Ne olmuştu birkaç saniye önce burada? Her yer her yerdeydi. Ortalığı yıkmıştı. Yine panik atak geçirdiğini fark etmesi birkaç saniye sürmüştü. Bu seferki daha uzun sürmüştü sadece ve daha çok harap olmuş, ağlamıştı. Yine etrafı toplaması gerekecekti ve bundan gerçekten çok sıkılmıştı. Belki de bu yüzden, oturduğu koyu ahşap zeminin üzerinde birkaç dakika daha kalmaya devam etti. Soğuk ona iyi geliyordu ve bunu kendisinden ziyade bedeni biliyordu. Ne zaman kafası karışsa ya da kendini bir yerde sıkışmış hissetse, canı acısa istemsizce yere oturur birkaç saniye neler olduğunu düşünürdü sallanarak. Kendine bakardı en dış dünyadan, acınası kendine. Belki de en çok bu zarar veriyordu ona, kendisine bu dünyaya ait değilmiş gibi çok uzaktan bakmak, kendisine bile yabancı olmak, yabancı hissetmek.


