(2000)
“Solo girdiğinde sol ayağın önde olacak!” diye seslendim. Hâlâ bunu ezberleyememiş olmasına aklım ermiyordu. Defalarca pratiğini yapmıştık birlikte. Sözlerimi dinlemesi gibi tersten ilerliyordu ritimde. “Beni duyuyor musun? 5 yaşında bu kadar aptal olamazsın, olmamalısın.” dediğimi yüzünde mimik bile oynamadı. “Çok konuşuyorsun.” diyerek, kendi doğrularıyla dans etmeye devam etti.
Serbest vaktimizi bahçedeki papatyaların üzerinde yuvarlanarak geçiriyorduk. Pembe bukalara boyalar sürer, hayranlarımı süslerdik. Renkler cumbur cumburdu. İyileşmediğimi kimse söylememişti bana. Kalemimi elimden aldı “büyüme.” Yıllara çok öfkeliyim.
(2020)
“Yarın güzel bir gün olacak! Akşam üzeri ana sahnede buluşalım. Hoşça kal.” diyerek gülümsedi hocam. Kendisine iyi günler dileyip derin bir nefesle salondan çıktım. Sayamayacağım kadar sahneye çıkmış ve binlerce alkışlarla takdir edilmiştim. Varoluş nedenim duygularımı, dans ışıkları altında parlamak. Her gösteride yüzüme renk gelir, parmak uçlarım karıncalanır. Yaşadığım cumbur cumbur hissederdim. Fakat ilk kez yarın, benim sahnemde biri bir kızı izleyemeyeceklerdi.
Tutkusu büyük insanlar vardır. Birini ya da bir şeyi, kendindenmiş gibi sarmalar ve ruhlarını bir uzuvları gibi beslerler. Kayıp çok eksilir kendilerinden. Aynada silik görünmeleri bundandır. Sıra başladığında tamamlanmaya giderdim. Şimdi olduğu gibi… Elimdeki papatyaları mermer taşının kenarından bırakıp yanına uzandım. Beşinci yasımıza dönmüştü bu hareket beni.
Kalemimi elime alıp çiçekleri resim defterime taklit etmeye devam ettim. Yüzüme uzatılan minik bir el tembihletti beni. “Bana figürleri öğret.” diye kapımı uzandı. “Öğrenmedin mi? Üstelik öldürmüşsün musun papatyaları?” Çok kızmıştım. Hem yaramaz hem düşüncesiz. “Öğrendim, yapmıyorum sadece.” Can isteyorsa annesiyle konuşup öğretmemiz azmış. Sıranı gösterme, kalkmak istediğini söyleme. Her şeyin bir kuralı vardı değil mi? Elimdeki çiçekleri alıp boyalarını bükülmesine izin verdim. Bahçedeki hortumla her sabah adamış eşliğinde suluyorduk arsayı. Surat asmakta yetinmedi, yerinden doğrularak benimle solmak için dışarıdan güvercinler taşıdı. “Ne yapıyorsun?” diye sordum. Anlam veremeyişimi küçümser bir ifadeyle yüzüme baktı. “Söylüyormuş ya… Yeni-den yaşansın diye işte!”
(Yazardan)
Küçük kız bunun tezlik olduğunu düşündü. Geçen hafta karikatüründe düştüğü için çizilen dizini boyalarla renklendirmeyi aklının kenarına not aldı. Boyaların iyileştirici gücü varsa, kullanılması mıydı?
(2020)
Gülümsedim. Eve gidince anneme küvette oyun oynamak istediğimi söylemiş ve doldurunca sulu boya paletimi içine atmıştım. Bütün renkler bedenime karışacak ve yaralarımı onarmadan bileştirecekti. Hayal dünyamda kolumdaki morluk geçmedi ama gerçekten annemden banyoyu kirlettiğim için büyük bir azar işitmiştim. “Hatırladın mı çocukluğunun sevgilimi.”
Yokluğunda olan sevgilim kocamdan. Bir zamanlar varoluşum imza atıyor gibiydi. Gerçek olmayan, her gece göz kapaklarıma kâbuslar akabilirdi. Gün geçtikçe neşimi yitiren anılarımızı tazelemek için sık sık ziyareti yapardım. Benliğim solmasın diye yenilenme hareketiydi benim için. Siyah beyaz perspektifine morlar ve yeşiller ekleye hazır hissediyordum. Oysa şimdi hiç his yok.
(Yazardan – Ertesi Gün 22.00)
Genç kız basamakta yükselirken bacakları titremekten çok uzaktı. İzleyicilerin farkında değildi elbette ama, birazdan sahnede küçük ve yalnız bir ruhun bedeniyle olan dansını izleyeceklerdi.
Onlarcasını tanıdığım yüzler sinema… Heyecanlı gözlerle beni ayakta alkışlıyorlardı. Sahneye doğru bir adım attığımda göz hizasından bakabiliyordum onlara. Küçülmüş hissediyordum. Olabildiğince aslım “yok olmakla” verdiğim mücadeleyi sergileyecektim. Kulaklarımı dolduran ritme teslim oldum. İnat etmekten yıllar önce vazgeçmiştim.
Solo girdiğinde sol ayağım öne alıp hafifçe dizlerimi kırdım. Kollarım havada birbirini bulmuştu bile. Yana iki adım… Ve şimdi arkaya… Ben savruldukça elbisemin tütüsünden damlayan, bileklerimi oynamakta zorladığım kırmızı boyalar… Aylarca üzerinde çalıştığımız koreografi zihnimde silinmiş gibiydi ve bir sonraki hamleyi hatırlamıyordum. Gözlerim kapalı devam ettim. Düşünmeden yalnızca içim akıyordu sahneye.
Çalan parçanın usulü uyumaktan çok uzaktım artık. Her şeyin bir kuralı varmış sahiden? Bu basamaklardan aşağı inmek için kimliğimi bile bırakmam gerekmiyor muydu? Hayatta da böyledir. Herkes kendi gemisini yüzdürür ve kimseye zarar vermiyordum. Hayatta da böyledir. Herkes değer yargıları olduğundan mutlak bir doğrudan söz edemez. Önceliklerimiz, hedeflerimiz, kıymet verdiklerimiz ya da vazgeçtiklerimiz aynı olmaktan çok uzaktır.
Şu anki boyumda bel hizama ancak gelebildiğim günlerde, inandığım masalların üzeri karalanmış sayfaları, eksiklerimi yeniden çizdirdim. Beş yaşında çocukluğumdan hayat dersiydi bu. Sahip olduklarımızdan sorumluyduk, yalnızca ellerimizden akanlara girdiğimiz duygular sorumlu olacaktı gece. Kandıklar. Dokunmadım. Dokunabildiğim şeylere sıkıca sarıldım.
