2026
No 03

Bedensel Bir Seçki

 Engin gerindi. Saatlerdir benzer eskizler çizmekten yorulmuştu. Bir yere vardığı da yoktu çizdiklerinin. Zaten lanetliydi sanki çizimleri, pek iyi anıları yoktu onlarla. Gündüz on bir, teneke birasını açmak için çok iyi bir saat değildi ama yine de o sesi duymak hoşuna gitti. Bira göbeğini saklaması gereken bir lokasyonda olmadığından keyfine göre, güdüsel hareketlerine yer açıyordu. 

 Beyoğlu’nda anlaştığı galeri, sergi için ondan son bir eser daha bekliyordu. Anlaştıkları sayı buydu aslında, bekledikleri de yoktu. Eğer eser gelmeyecekse Engin kolayca gözden çıkarılabilir bir seçenekti onlar için. Ondan onlarcası vardı zaten. Yaptığı resimlerden sıkılmıştı Engin. Kapana kısılmış ve havasız hissediyordu çizerken. Böyle hissetmemeliydi ona göre, özellikle de sevdiği şeyi yapıyorken. Aklındaki görüntüleri ve simgelemek istediklerini bir türlü hayata geçiremiyordu. Bu yeni bir şey de değildi. Galerinin de Engin’le anlaşmaya yanaşmasının tek sebebi yakın arkadaşı Hazar’dı. Hazar, Engin’e her konuda sonuna kadar destek verip bir şekilde sanat hayatını sürdürmesini isteyen, ama kişisel olarak da enerjisini sömüren zengin, “sanatsever”, “yapımcı” arkadaşıydı. Yapamadığı tek şey ise insan olmaktı. Engin’in sanatını desteklemek istemesinin tek sebebi de kendine bir isim yapabileceği düşüncesiydi. Bir nevi Engin’in menajerini oynuyordu yani.

“Ay bak ne diyeceğim sana, bu akşam bir güzel eğlenelim. Seni birileriyle tanıştıracağım.”

“Bilmiyorum Hazar, yaşlandım ben o alkollü tanışmalar için sanki.”

“Yahu ne alkolü, daha eğlenceli bir şeyler çizeriz. Sen ne istersen ben ayarlayacağım.”

“Yok Hazar. Çok haz almıyorum, sizin yanınızda boş oturmayayım diye boş işler yapıyorum sadece. Takılın siz ben gelmeyeceğim.”

“Ya sen bir hazırlan. Bir saate geleceğim. Biraz da parfüm sık yılda bir de olsa. Biriyle tanıştıracağım seni.”

 Engin kas alışkanlığı haline gelen bir göz devirmeyle telefonu kapadı. Birkaç hafta sonra sergisi vardı. Ne bir ilhamı ne de motivasyonu vardı bir şey üretmek için. Belki de ellerini boyaya batırıp kanvasın üzerinde şapşalca gezdirmeliydi. Ne de olsa bu para ediyordu. 

 Gerçekten de tam bir saat sonra Hazar çaldı kapıyı. Yine çekmişti siyahları, gizemli bir hava yarattığını sanıyordu. Halbuki bu çabayla atmosferdeki en bayağı insandı. 

“Güzel olmuşsun.”

“Of her zamanki şeyler işte. Ee sen hazırlanmamışsın? Bak, Esin diye bir kız var. Esiyor da esiyor, buralara buralara. Bir tanış, takıl biraz. Abuk subuk kapattın kendini, biraz çık insan içine karış. Bulmak istediğin ilhamı şu yetmiş metrekare tekelden bozma evinde bulamazsın. Aylardır gördüğün tek insan benim Engin.” Sana da insan denebilirse…

“Kendimi bile isteye kapatıp inzivaya çekildiğim yok, canım evde kalmak istiyor. İnsan göresim yok.”

“Esin’i göresin gelir. Hadi bekliyorum.” Hazar beklerken bir sigara yaktı. Engin’in evinde sigara içilmediğini bilmesine rağmen inadına içiyor, lavaboyu da küllük yapıyordu. Çirkin siyah tırnaklarıyla kül atarken sanki dünyanın en normal şeyini yapıyormuş gibi bir hali vardı. Pis bir kadındı bu Hazar, ama onun sayesinde birkaç iş kapıp burada yaşayacak kadar para çıkarması ona katlanması için yeterli bir sebepti.

 Akşam saat dokuza doğru evden çıktılar. Hazar her zamanki gibi mahallenin önünden geçerken “Tom tom” ismini çirkin bir melodide mırıldanıyordu. Engin de keyif alıyor sanıyordu belki, onun kafasından ne geçiyor bilemiyoruz.

 Mekana girerken para vermenin absürtlüğü ile içeri ilerlediler. Bu daracık koridorda sarmaşıklara benzeyen insan parçalarının arasından en köşeye ulaştılar. Hazar hemen moda girebildi, taklit yapmakta üstüne yoktu.

“Nerede bu tanışacağımız insanlar? “

“Ne sabırsızsın ya, gelirler birazdan. Biliyorlar nerede olduğumuzu.”

 Bu konuşmanın ardından yaklaşık on dakika sonra birkaç kişi “normalden fazla” bir heyecanla Hazar’a selam verdi. Ne kadar uzun zaman geçtiğinden, ne kadar özlediklerinden ve birbirlerinin son “işlerini” ne kadar beğendiklerinden bahsettiler. Hiçbirinin yaptığına da iş denemezdi. Sanatın sömürüsü, sanatçının sömürüsü, kaymak tabaka trajedileri ve benzerleri. Ne kadar dejenere ve ne kadar plastik olduklarının farkında bile olmayan bu insan kalabalığını izledi Engin, başta kendi çemberi olmak üzere. Bulantıyı dindirebilecekmişçesine midesini tuttu. Kibarca haber verip çıktı ama zaten pek de umurlarında olduğu söylenemezdi.

 Evinde kimseye içirmediği sigarayı tüm vücuduna hapsedebilmek umuduyla çevresine bakındı, birinden sigara bulabileceğini umut ediyordu. İlk taramasında saçları beceriksizce yukarıdan toplanmış, koyu kumral tutamları kafasına göre hareket eden bir siluet gördü. Siluetten duman da çıktığına iyice ikna olunca yavaşça yanına yaklaştı. 

“Bir dal alabilir miyim?”

Kızın aksiliği mimikleriyle kendini çok net ifade ediyordu. Ama Engin çekinmedi. Çekinecek bir şeyi de yoktu, altı üstü sigara istemişti. 

“Yok sigaram, saracaksan tütün veririm.”

Engin bir tutam tütünü kalitesiz kağıdın üzerine serdi. Bu sefer çakmak isterken biraz çekindi çünkü kızın ses tonu da onu germişti. Bu tatsız hava kısa süre sonra bir diyaloga dönüştü. Didem’di kızın adı. Yaklaşık bir yıldır da bu mekanda çalışıyordu. Aksiliğinin en büyük sebebi de buraya gelen “misafirlerin” onu rahatsız hissettirmesi ve ona yaklaşım biçimleriydi. Kızla konuşurken gittikçe heyecanlanan Engin onun portresini yapmak istedi, hatta adeta bir ihtiyaç duyuyordu. Şu an olan biten her şey onu o kadar heyecanlandırıyordu ki derhal bu planı hayata geçirmek istiyordu. 

“Eğer rahat hissetmeyeceksen ve huzursuz olacaksan şu kaldırımda bile çizebilirim, benim için gerçekten hiç sorun değil.” Didem güldü, mesai saati sonrası için anlaştılar ki bu bir saat kadar uzaktaydı. Engin o zamanı, renkleri, tenleri, Didem’in doğallığını düşünerek geçirdi. Artık çevresinden iyice uzaklaşmıştı. Hazar Engin’in konu mankenliği görevini tamamlamasından beri onu aramıyordu zaten. O yüzden biraz daha rahatlamıştı. Alt kattaki tuvaletin dibinde birasının dibini sallıyor, sıvının bardakta bıraktığı izleri takip ediyordu. 

 Didem’in ayakkabılarını gördü bir zaman sonra. Zıplayarak yanına inmişti. Gitmeye hazırdı ve Engin’i kollarından çekiştirerek kaldırdı. “Siz sanatçılar hep böyle misiniz, orda burda, kayıp?”

 Eve ulaşmaları daha kısa sürebilirdi, ama Engin konuşurken kızın yüzünde gezerek çok vakit kaybediyordu. İnceledikçe inceliyor, yürümesi yavaşlıyor, gülme molaları oluyor ve ancak yola o zaman devam edebiliyorlardı. Beceriksizce kapıyı açtı Engin. O sevimli bir içecek hazırlarken Didem’in gözleri etrafı tanımak istercesine bu küçük alanda geziyordu. Ev çok dağınıktı. Her yer her yerdeydi. Bir düzen yoktu ama bunun garip bir huzuru sarmıştı etrafı. İlk kez geldiği bir yer olmasına rağmen çok ait hissetmişti Didem.

“Sigara içerken genelde ne yapıyorsan onu yapabilirsin, söz veriyorum çok kısa sürecek, şu an kafamda bitti bile.” Didem Engin’in abartı heyecanına güldü ve daireyi kanatarak bir sigara yaktı. Normalde yaptığı şeyleri düşündü, bunlar ona sıkıcı geldi. Ne yaptığını bile bilmiyordu ki zaten. Engin’e dikti gözlerini, ve hiç ayırmadan ona kitlendi. Engin ise normalde inanılmaz rahatsız hissedeceği bu kontaktan sonsuz bir keyif alarak hızla çiziyordu Didem’i. Bu sözsüz iletişim her iki partiyi de heyecanlandırdı. Çizim bitene kadar Didem sigara arkasına sigara yaktı, Engin ise dumanla kaplanan tuvalini süsledi. Bittiğinde huzurluydu ama ne çizdiğini bir önemi yoktu. Beraber son bir sigara daha içtiler. Engin’in uyuya kalmasının ardından Didem’in kapıyı çekmesiyle gece sonlandı. 

 Engin tedirgin uyandı o öğlen. Sanki yapması gereken bir şey varmış da unutmuş gibi. Gözlerini ovuştururken dün gece geldi aklına. Birden yerinden sıçradı. Hızlıca camın önüne gitti, dünkü çizimi yapıp yapmadığına dair bir kanıt arıyordu. Derin bir nefes verdi sonra. Hoş, gece çizmemiş olsa bile öylesine aklındaydı ki her detay, şu an bile aynısını çizebilirdi. Çizime daldı bir süre gözü. Didem güzel değildi, bu yüzden çok güzel geliyordu Engin’e. Çok dingin bir havası vardı, yanında olmaktan asla çekinmeyeceğiniz, sizi özel hissettiren bir hava. Onu yine görmek için dayanılmaz bir istek duyuyordu. Yaptığı şeyin saçma olduğunu bilmesine rağmen dünkü kokuşmuş mekanın yolunu tuttu. 

“Didem’in mesaisi var mı bugün?”

“Didem?”

“Didem işte. Çalışma arkadaşınız. Dün geceydi mesaisi, numarasını istemeyi unuttuğum için bugün görmeye geldim onu.”

“Didem falan yok burada. Emin misin sen isimden?”

“Asıl sen emin misin burada öyle biri çalışmadığından? Bak saplantılısı falan değilim, dün beraberdik. İletişim kanalımız yok, o yüzden geldim buraya.”

“Kardeşim hadi, akşam akşam.” Engin sinirle çekti kapıyı kendine doğru ve batmakta olan güneş yansıdı yüzüne. Sinirleri iyiden iyiye bozulmuştu. Yürürken on dakikalık yol yirmi, otuz, kırk oluyordu. Günler de haftalara bağlanıyordu. Didem ortalıkta yoktu. Engin iyice kafayı kırmış biri gibi her gün onun gelip gelmediğini kontrol ediyordu ve artık en sonunda gece yediği bir dayak ve birkaç tehditten sonra mekanın yanına yaklaşamaz oldu. Didem yok olmuştu. Sanki hiç var olmamıştı. Ortada olmadığı dikte edilen biri için de endişelenmek mantıklı mıydı? Didem belki adı hakkında yalan söylemiştir diye yedi yirmi dört mekanı kolaçan ettiği bile olmuştu. Umut yoktu.

 Didem’in portresiyle birlikte tamamlanan seçki, bu eserin teslimiyle birlikte Engin’i azat edecekti. Ama portrede onu rahatsız eden bir şey vardı. Sanki bunu galeriye teslim ederse Didem’e ihanet edecek gibi hissediyordu. Belki de hiç gerçek olmayan bir kadına hem aşık olmuş hem de utanmadan detayı detayına çizmişti. Bu düşünce tüylerini diken diken yaptı. Böyle bir şey mümkün değildi. Her şeyi ruhsal ve fiziksel olarak deneyimlediğine o kadar emindi ki. Hayatında hiç böyle hissetmediğini biliyordu, hissettiği ve çizdiği şey salt gerçeklikti. 

 Portreyi galeriye vermese ne olurdu? Hazar’ın sayısız dırdırı, galerinin onu silmesi, potansiyel işlerinden de olması dışında… Engin elinde portre, kaldırıma çöktü. Neden bu Didem’e ihanet olsundu ki? Onu çizmek güzelliğini mi çalmıştı yoksa, onu beyaz bir dikdörtgene sığdırmakla hata mı etmişti? Her şeye bunu yaparak hırsızlık mı ediyorduk? Bir şeyleri bir şeylere oturtmaya çalışarak kimliklerini mi yok ediyorduk? Didem neredeydi, ismi hakkında yalan mı söylemişti? Ona kızamazdı ki zaten böyle olsa bile. Ama ismi hakkında yalan söyleyecek kadar güvenmeyen biri o kişinin dairesine neden ayak bassındı? Elleriyle kurtulabilecekmiş gibi bir şeyleri kendinden iterek uzaklaştı. Ayaklarını sürümeye başladı, fark etmeden galeriyi de geçti. Gördüğü en yakın gri çöp kutusuna salladı portreyi. Bu hareketin üzerine bir kere bile düşünmedi. Didem’in yüzünü unutmaktan korktu bir saniye kadar. Sonra zaten bunun farklı bir sorgulama zamanı olduğunu bilerek sahile yürüdü.

 Sahilde biraz içti, biraz uyudu. Gözlerini açtığında güneş batıyordu. Uyandığına üzülmüş gibi bir hali vardı. İsteksizce yürümeye başladı eve. Hazar’dan altı cevapsız arama, onlarca mesaj vardı. Mesajlara bakacakken telefon ekranı tekrar onun adıyla aydınlandı. Meşgule atmanın bir hata olduğunu bilerek telefonu cebine attı ve aramayı ekarte etti. Eve giderken biraz daha içki aldı. Bugün gerçek dünyayı yaşamak istemiyordu. Hatta yine sigara içecekti evinde. Camları da kapatacaktı, boğulacaktı dumanın içinde. Duman koca bir el olup boğacaktı onu. 

 Eliyle anahtarını yokladı. Acelesiz, soluk adımlarla apartmana ilerliyordu, kaldırımdaki taşların renklerine basarak mozaiğin dengesizliğiyle eğleniyordu. Sokağın başına geldiğini fark ettiğinde kafasını kaldırdı ancak. Oradaydı işte. Didem. Apartmanın önünde bekliyordu. Elinde sigarası bir ileri bir geri yürüyordu. Onu gördüğü geceye göre daha özenliydi hatta görünüşü. O muydu? Engin’in bacakları titredi. Gözlerini ondan ayırmadan adımlarını hızlandırdı. Gözlerini bir saniye olsun ayırırsa kaybolur diye korkuyordu. Zaman algısını yitirdiği bir vakitte karşısındaydı Didem’in. Göz gözelerdi. Didem’in yüzünü büyük bir gülümseme kapladı. Şefkatle yaklaştı Engin’e.

“Buralardaydım.”

Eliyle anahtarını yokladı. Acelesiz, soluk adımlarla apartmana ilerliyordu, kaldırımdaki taşların renklerine basarak mozaiğin dengesizliğiyle eğleniyordu. Sokağın başına geldiğini fark ettiğinde kafasını kaldırdı ancak. Oradaydı işte.

Yazı: Pelin Kalkan
Çizim: Yağmur Tüncay

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.