2026
No 11

Bedenlerdeki Anıtlar

Rairel’in Kalbi, alevlerden doğan kırmızının hüküm sürdüğü toprakların ilk sakinlerinin sığınaydı bir zamanlar. Kuzeye uzanan dik kayalıkların eteğine inşa edilmiş beyaz mermerden bir bina. Gövdesi vadiyi yaran akarsuya ve akarsunun döküldüğü şelaleye kadar uzanıyor, ana kapısının ağzından başlayan köprüsüyle suları aşarak karşı kara parçasıyla birleşiyordu. Rairel’in kızıl irisli, kırmızı damarlı halkının yaşadığı köyler ise köprünün bitiminden başlıyor ancak akarsuya yaklaşmaya cüret edemiyordu. 

Kalbi’nin duvarlarında bir yaratık dolaşıyordu. Rairel’in kurucu klanları bu topraklara ayak bastığından beri buradaydı. İki kuyruklu kara bir kediye benzeyen bu yaratık, artık kendi ismini dahi hatırlamıyordu. Koyu yeşil yıpranmış bir pelerine sarılarak, yüzyıllar boyu gözlerden sakınarak kızıl halkı ve onların atalarını izliyordu. Artık görmeyen gözleri, takımyıldızlarının suretlerinin şahidiydi. 

“Diyar’ı terk eden tüm ırklar hatırlanmayı dilerler,” diye mırıldanmıştı artık konuşulmayan bir lisanda kendi kendine, yakutlar gibi parlayan gözleri göklerdeydi. “Sırf yaşadıkları için.”  Anılmamış suların derinliklerindeki iblisler, ziyaretçisi olmayan mezarlıklarda uçuşan sekiz gözlü kargalar ya da ulaşılamayan göklerde hüküm sürmüş ejderhalar… Diyarın topraklarından ayrılırken dünyanın ötesinde yıldızlarda saklanır, evreni yuvaları yaparlardı. Ancak nefesleri, misafirleri olduğu dünyayı terk edemezdi. Hatıralarını çağların şahitleri olan insanoğlunda yaşatırlardı. Ruhlarından ve zihinlerinden birer parçayı insanoğluna verir; onları koruyabilmeleri adına bedenlerini sihirle doldurur, dünyalarını sarmalayan sihri hissetmelerine izin verirlerdi. Kadim ırklar tarafından seçilenlere Keninmei adı verildi. Böylece yalnızca takımyıldızlarında değil, kâinatta da saklanırlardı.

Ancak bu yük insanoğluna yabancıydı, kontrolsüzdü. Ejderhanın sureti, ateşi bahşederken yıkımı da beraberinde getirmiş; sekiz gözlü karga kehanetleri için yalnızca iki göze razı gelmiş; deniz dibi iblisleri, sular üzerindeki hakimiyetleri hakkında Ay ile anlaşmamıştı. Kadim ırklar, hatıralarını yalnızca kaos ve yıkım içinde yaşatabilmişlerdi.

Ve Keninmeiler; yedi göğü yedi kıtayla birleştirdiğinde insanoğlu, onları ölüme götürdü.
Yüzyılların ardından Anka’nın sureti olan kadın parmak uçlarında alevleriyle geldiğinde, hayatta kalmış güçlü kesimleri birleştirerek Rairel’i kurdu. Rairel, diyarı onlardan değil; Kinenmeileri dünyadan korumak için var olmuştu.

İki kuyruklu yaratık ise ilk Kinenmei’nin doğumundan itibaren bu topraklardaydı. İlk Kinenmei katledildiğinde de buradaydı, Rairel’in Kalbi’nin ilk taşı konulduğunda da. Rairel’in bir vatana dönüşmesini ve Rairel’i varlığına karşı çıkan Keninmeilerin Çeyrek Asır Savaşları’nı başlatmasını da izlemişti. Ejder’in suretiyle Anka’nın batıdaki çarpışmasının ve Anka’nın küle dönüşünün şahitiydi, Anka’nın büyüsüyle kızıla dönen Rairel’e ilk ayak basandı. Birçok çağı geride bırakmıştı. Rairel’de kâinata karışacağı anı bekliyordu.

Anka Keninmei’nin alevlerinin içinde, kayalarından göklerine kadar al tonlarına bürünmüş olan Rairel, Kalbi’nin ötesine kuzey, doğu, batı ve güneye genişliyor; onu çevreleyen ormanın derinliklerine kadar halkına kadim çağın mirası olan sihirle işlenmiş topraklar sunuyordu. Topraklarının sınırında ise onu dört yanından çemberin içine hapseden bir labirent bulunuyordu. Rairel’in kızıl topraklarının gökyüzüne vaatleri olan kan kırmızısı ağaçlar, yakut misali serpilen çalılar ve ateşten çiçeklerin oluşturduğu labirent dinamik bir döngüde yer değiştirir, içine aldığı her canlıyı sonsuza dek sahiplenirdi; Kızıl Güneş’in ışıkları dahi kaybolan bedenlere yol göstermeyi reddederdi. Labirent, dış dünyanın ve Rairel topraklarının birbirlerine karışmalarına izin vermezdi. Çeyrek Asır Savaşı’ndan bu günlere; labirentin kadim yasasına kimse karşı çıkmadı, sınırların ardına geçmedi. Kadim günlere gömülü dış dünyanın fısıltılarını kovalayan asiler ise labirentte kaybolup unutuldu.

Rairel’in kuzey sınırının ise nerede sona erdiği yalnızca unutulmaya yüz tutmuş, yüzyıllık bir kitabın sayfaları arasındaki haritada gösteriliyordu. Kitabın sayfaları ve haritanın kenarları zamana ve kitap kurtlarına direnemeyip aşınmış, yer yer yırtılmıştı. Ne harita ne de asla tamamlanamamış kitap okunur haldeydi, onları işleyen eller ise artık birer anıttan fazlası değildi. Kuzey sınırları; göğe uzanan dik kayalıkların ardında, Rairel halkının dilinde dolaşan eski hikayelerden ibaretti. Ancak batıdaki sınırlar, geçmişe gömülmüş hikayeleri birer birer tekrar yaşıyordu. Çeyrek Asır Savaşı’ndan kalan kılıçlar, asalar, oklar ve çeşitli silahlar çalıların ardından çıkıyor; ağaçlara kazınmış mücadele izleri, harap edilmiş duvarların haberlerini getiriyordu. Son yirmi bir yıldır bir kadının rehberliğinde keşif ve avcı birlikleri batı sınırında geçmişin izlerini kovalıyor; Rairel’in unutulmuş nimetlerini arıyorlardı. Labirent yalnızca tarihi değil, ender bitki türlerinden eşi görülmemiş yaratıkları da içinde saklayıp yollarını değerli taşlarla süslüyordu. Rairel’in sunacak nimetleri henüz tükenmemişti, halk ise her kırıntısına muhtaçtı.

Labirent ise ilk yenilgisini yedi yaşında bir çocuğa vermişti, bir çocuğun merakla çevrelenmiş aklına ve cesaretle dolmuş yüreğine. Neoma adındaki küçük kız  yalnızca o zamanlar adını dahi bilmediği bir yaratığı kovalıyordu. İki ayağının üzerinde yürüyen gece karası bir kediydi gördüğü; iki kuyruğu olan, miyavlayıp mırlamayan ve anlamadığı bir lisanda kendi kendine konuşup şapkasından pelerinine kadar yeşillere bürünen bir kedi. Neoma,  kediyi ormanın içerisinde ve ötesinde takip etti, kızıl güneşin doğumundan kanlı ayın yükseldiği vakte kadar kovaladı onu. Küçük kız evinden çok uzaklarda, labirentin duvarlarının içinde olduğunu kediyi gözden kaybettiğinde fark edebildi, labirentin duvarları dışında bir şey seçemez olmuştu. Gece karası saçları terden yüzüne yapışmış, yanakları kızarmıştı ve ayakkabılarının altında birkaç delik açıldığını soluk soluğa labirentin ortasında otururken anlamıştı. Neoma, bir süre için sakince önce Ay’a, ardından ise etrafına bakındı ve çene hizasındaki kısacık saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırarak kararlılıkla yürümeye başladı. Minik ayak bileklerine dolanıp parmak izlerine katılan sarı ışıkların onu ormanın kenarındaki küçük köylerine, evine götürdüğünü biliyordu. O gün, sabaha karşı etrafını saran altın ışıkların rehberliğinde evine döndü. Onu korku ve telaş içinde karşılayan ailesine çocuk telaşıyla altın rehberlerinden bahsetti. Labirente ilmiklenmişlerin yüreğinde düğümlendiğinden, gözlerinin görebilmesi için tekrar tekrar söküldüğünden.

Neoma, yedi yaşındayken ışık rehberlerinin labirenti kanlarıyla and içenlerin Rairel’e adanmış ruhlara ait olduğunu, onların yalnızca kendisinin tenini ısıtacak sıcaklıkları olduğunu ya da o iki kuyruklu yaratıkla bir daha karşılaşmayacağını bilmiyordu. Yıllar geçtikçe Neoma, kediyi unutacaktı ve kedi ise ağaçların tepesinden sınırla oyunlar oynamaya devam edecekti. O gece ve sonrasında labirentin içinde avlanırken, sayısız gruplara liderlik ederken Neoma’ya kalan ise korkmadığı gerçeğiydi.

Uzun bir zaman yüreğinin, korkunun dahi girmeye çekindiği topraklardan olduğunu söylemişti kendine.
Fakat bu gece işgale uğramıştı. Neoma artık yirmi sekiz yaşındaydı ve ormanın ötesinde, labirentin kıyısındayken korkuyordu.

Kızıl Ay beyaza, ayaklarının altından kayan toprak kahverengiye döndüğü için titriyordu. Sabah doğacak güneşin kızıllığını kaybetmesinden, labirentin ağaçtan duvarlarının hareketsiz kalmasından korkuyordu. Bileklerindeki damarlar da gözleri gibi kırmızıydı, Lumos’un onun benliğinden de çalınacağından korkuyordu.

Ancak direnmeden bu yabancıya diz çökmeyecekti.

Ve labirente adım atmazsa ruhların onu daha fazla beklemeyeceğini de biliyordu. Derin bir nefes alarak kısa saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı ve ileriye doğru adımlamadan eliyle arkasında keşif ve avcı ekiplerinden seçilen birkaç kişiye onu takip etmelerini işaret etti. Böylece batı sınırına kadar sürecek olan yürüyüşleri başlamış oldu. Ellerinde fenerleriyle yürüyor, geride bıraktıkları her karış toprak parçasını dikkatle inceliyorlardı. Artık soluk bir beyaza bürünmüş Ay’ı da sıklıkla kontrol etmekten kendilerini alıkoyamıyorlardı.  Etraflarını saran yeşillik ise sabaha kalsındı. Gözleri ne kadar görürse zihinleri o kadar dehşetle doluyor, kendilerine yer kalmıyordu. 

Şafağa doğru sınırı görmüşlerdi. Yolculukları boyunca labirentin tek bir duvarı dahi yer değiştirmemişti. Böylece sınırda şiddetlenen savaşın kalıntıları bir bütün olarak önlerindeydi. Ancak zaman beraberinde yüzyılları alıp götürmüştü ve savaş, Rairel’e karışmıştı. Bir zamanlar etle sarmalanmış kemikler, düşman ya da dost fark etmeksizin, bu toprakların iskeletiydi. Harap halde göğe uzanan ağaçlar, ruh; çoraklaşmış toprak, derideki izdi. Göklerdeki sessizlik, lisandı.

Bir çığlık bu lisana meydan okurcasına şafağı parçaladı ve ardından gelen haykırışlar hıçkırıklara karışarak tiz bir sesle etraflarını sardı. Ağlamayı önceki geceden beri gördükleri ilk kızıllık takip etti ve Neoma, sese doğru adımlayan ilk kişi oldu. Kızıllığı takip eden sıcaklık sınıra yaklaştıkça artıyor ancak kıvılcımlar hissedilse de bir ateş görülmüyordu. Sınırda ise dış dünyadan bir nefes uzakta bir bebek çırpınıyordu. Küllerin arasında, kanlar içinde bir yenidoğan. Ufak elleri ve ayakları havayı dövüyor, kavrulmuş tenini etrafını saran kıvılcımlar aydınlatıyordu. Bir tutam kahverengi saç kanla yapışmıştı kafatasına. Giderek şiddetlenen ağlaması bir zafer narasını andırıyordu, hayatta kaldığının müjdesini bir savaşın kapanan son cephesinde ilan ediyordu.

Neoma, bebeğe doğru uzanırken düşünmedi, buraya nasıl geldiğini merak etmedi veya bebeğin damarlarının kendininkilerin aksine yeşil olduğunu fark etmedi. Onu küllerin arasından kucağına alarak pelerinine sardı. Ruhların sıcaklığı bebeğinin teninden yükselen kıvılcımları kucakladı. Rairel’in Kalbi’ne dönene kadar dinleyecekleri hikayeler fısıltılar şeklinde kulaklarını dolduruyordu; diyarın hayaletleri Ay’da toplanmıştı veya toprakları kanlarına doyamamış asırların ardından yeni kurbanlarını bekliyordu. Kulağında çınlayan hikayeleri dinlerken avcılarla kaşiflerin itirazları ve uyarılarını duymadı, bebek sakinleşene kadar göğsüne sıkıca bastırdı.
Saatler sonra Raiel’in Kalbi’ne döndüklerinde, bebeğe Dawn ismini verdi.

Sekiz Gözlü Karga’nın kahinleri dönüşün alametlerini görmemiş, İblisler’in varisleri söndüremeyecekleri bir alevin gelişini hiç duymamıştı. Ejderha ise yaşlanmış ancak sınırdaki bekleyeyişi hiç sonlanmamıştı ve en sonunda Raiel’e hayat olan bir şafak vakti alevler içinde gitmiş, küller içinde geri dönmüştü.

Sekiz Gözlü Karga'nın kahinleri dönüşün alametlerini görmemiş, İblisler'in varisleri söndüremeyecekleri bir alevin gelişini hiç duymamıştı. Ejderha ise yaşlanmış ancak sınırdaki bekleyeyişi hiç sonlanmamıştı ve en sonunda Raiel'e hayat olan bir şafak vakti alevler içinde gitmiş, küller içinde geri dönmüştü.

Yazı: Eylül Yaren Kuku
Çizim: Arda Steve Alban

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.