2026
No 13

Oluş/um/

  Dalgaların sesi bir ninniden ziyade kaosa sürüklüyordu. Metanet hissi yaratan gri bir gökyüzü ve hırçınlığını atmak istercesine dalgalarını çarpan lacivert deniz dışında sadece kendisi vardı. Yer ve gök dahi birbirleriyle bu kadar çatışırken kendisi nasıl kendisiyle çatışmayacaktı? Sürükleniyordu. Nereye ve neden olduğunu bilmiyor fakat bunu zihninin derinliklerinde hissediyordu. Ellerini suya daldırdığında hissettiği keskin soğukluğun yanı sıra zamanın kaybolan izlerini de hissediyordu. Demek ki denizin hırçınlığının nedeni buydu, anlaşılırdı. Her dalgayla sanki geçmişinin anıları teker teker ve tekrar tekrar siliniyordu. Kendini sertçe geriye doğru atıp gökyüzüne kaldırdı bakışlarını. Tam bunu yaptığı sırada irisi bir yağmur damlasıyla buluştu. Gülümsedi, anıları kendilerini hatırlatmak için üstüne yağıyordu, nafile. Sarsıldığını hissetti, bu sarsılmanın ruhunda olduğunu düşünse de gerçek bir şeye çarptığını fark etti. Önünde kocaman bir buz kütlesi gördü, göremediği şey ise ucunun bucağının olmamasıydı. Tam çıplak ayağını buz parçasıyla buluşturacakken gözü suya takıldı. Bakışları suyun derinliklerinde benliğine dair bir şeyler aradı. Fakat bu sonsuzlukta kendi sonluluğunu buldu sadece. Lacivert dalgaların her yankısında duyduğu tek şey kendi benliğinin çatlamalarıydı. 

  Buzun yüzeyine bastığı an gök gürlemeye başladı. Kaos devam ediyordu. Her adımında bir önceki adımını unuttu. Soğuğun dikenleri ruhuna bir tohum gibi düşüyordu. Bu tohumların yeşermeyeceğini bile bile yeşerme umudunun naifliğine tutundu. Varoluşunun sabırsızlığına karşın sabırla yol alıyordu. Zamanın donduğunu hissetti, tıpkı buz gibi. Buz da kendi özünü donduruyordu sonuçta. Peki onun özü de donmuş muydu sahiden? Her şey durmasına karşın kendisi durmuyordu, devam ediyordu. Birdenbire hatırlama hissiyle dolup taştı. Burası kendi içinin yansıması gibiydi; donuk, soğuk ve durmuş. Yalnızlığı iliklerine kadar hissetti fakat bu garip bir şekilde huzurluydu da. Kendisiyle baş başa kalmıştı sonunda. Düşüncelerinde kaybolarak yürümeye devam ediyordu. Düşünceleri mi kayboluyordu yoksa kendisi mi, bilmiyordu. Her an kırılacakmış gibi duran buz parçasında yürürken adımlarının da kırıldığını hissediyordu.

  Soğuğun azalmasıyla bir şeylerin değiştiğini fark etmesi bir oldu. Önünde bir şehir vardı. Belki de sonunda birileriyle karşılaşacaktı. Yürümeye devam etti, rüzgar hala kulağında uğulduyordu. Gri ve soluk binalar iki tarafını da sarmıştı. Kulağında kahkaha atan çocuk sesleri çınladı. Durdu ve daha dikkatli dinlemeye başladı. Çocuk kahkahaları, hafif bir müzik, kuşların umarsız ötüşü, yaşlıca birilerinin hararetli sohbeti… Fakat hiçbirini göremiyordu, burada sadece terk edilmiş bir şehir vardı. Yoluna devam etti. Yürüdükçe bazı şeyler görmeye başladı. Buharı tüten bir çay masanın üstündeydi, bazı kapılar ardına kadar açıktı hatta bazı evlerin ışıkları sarımtırak yanıyordu. Peki neden hala kimse yoktu?  Gözlerini iyice araladı, çevresine daha dikkatli baktı. Şimdi anlamıştı. Burası da donmuştu. Bu donma, bu sefer suyun donması gibi değildi; zaman içindekileri izlerini saklayarak dondurmuştu. 

 Ansızın bir çığlık sesi duydu. Bu ses kendi sesinin bir yansımasıydı. Kendi sesi. Kendi olabilmiş miydi de sesi olacaktı? Koşmaya başladı. Topuklarına batan camları hissetti.Batan cam parçaları kendisinin kırılan parçalarıydı. Bu his yerini kanının ılıkça süzülmesine bıraktı. Canı acımıyordu. Durmadı, kendinden kaçarcasına koşmaya devam etti. Bir şeye çarpmasıyla yerle bir oldu.Kafasını kaldırdığında çarptığı bir şey olmadığını gördü. Bu nasıl olabilirdi? Ayağa kalktı ve elini uzattı. Elinin saydam bir şeye temas ettiğini hissetti. Burada saydam bir duvar vardı. Anlamsız bakışlarıyla bu saydam duvarı yoklarken irkildi. Sanki biri eline değiyordu. Elini geri çekti. Bu da neydi böyle? İçindeki hislerin çarpışmasına daha fazla karşı koyamayarak tekrar dokundu. Dokunmasıyla karşısında kendisine tıpatıp benzeyen birinin oluşması bir oldu. Elini korkuyla geri çekti. ‘’Sen de kimsin?’’ dedi. Diğer benliği cevap verdi: ‘’Sen diye bir şey yok, burada sadece ben var. Sen beni buraya hapsettin, ben de beni buraya hapsettim.‘’

  Sonunda kendisini bulmuştu ve kendisiyle baş başa kalmıştı; fakat bulduğu şeyin, kim olduğunu sandığı şeyle hiçbir ilgisi yoktu. Konuşmasına kaldığı yerden devam etti:

Kayboldun. Kendi içinde kendini bulmaya çalışırken kayboldun. Oysa kendini körlemesine içinde aramanın bir illüzyon olduğunu biliyordun. Sadece için değil, dışın da olduğunu hatırla. Yalnızca bakma, gör; yalnızca duyma, dinle; yalnızca dokunma, hisset. Bu delüzyonu yok etmenin tek yolu bu.

Kayboldun. Kendi içinde kendini bulmaya çalışırken kayboldun. Oysa kendini körlemesine içinde aramanın bir illüzyon olduğunu biliyordun. Sadece için değil, dışın da olduğunu hatırla. Yalnızca bakma, gör; yalnızca duyma, dinle; yalnızca dokunma, hisset. Bu delüzyonu yok etmenin tek yolu bu.

Yazı: melis demir
Grafik: Umut Keleş

Eser Galerisi

default-profile-account-unknown-icon-black-silhouette-free-vector
Yazı
Yazı Editörü
Öne Çıkan İçerikleri
Öne çıkan içerik bulunamadı.

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.