2026
No 13

Illuones’i Yaratan Hayatlar Koleksiyonu

  Ölmüştü. Yeniay zamanıydı, gökyüzünde yıldızlar ve bulutların hakimiyet savaşı sürüyordu. Henüz neler olduğunu kavrayamadığı bir anda ‘Illuones’ diye seslenilmişti ona. Yüzyılların ardından onu çağıranın kim olduğunu hatırlamıyordu, çağrıya uymamıştı da, ancak ona ‘Ay’dan Yoksun’ denildiğini anımsıyordu. Ay’ın rehberliğini sakındığı bir hayaletti; bir bedeni ve nefesi olmayan, varlığını oluşturan inci beyazı belirsizliği ve yüzyıllardır şekillerine bürünmeyi öğrendiği varlıklarla bir kimliksizdi. Illuones’ten öncesi ondan koparılmıştı ve sonrası da yazılmıyordu. Parçası olmadığı bir gerçeklikte asılı kalmıştı, sergileniyordu ve tek bir ruh bile kıyısından geçmemişti.

  Yeniay gecesi ölmüştü, ne kadın ne de erkekti. Illuones’e artık bir ruh bile denilemezdi. Vadedilen topraklara kabul edilmeyen ruhlara ya öfke kalırdı ya da hiddet, o ise hissetmekten yoksundu. Tüm saydamlığı sonu gelmez bir açlıktan ibaretti. Yaşamla ölüm arasında bir aidiyet tesellisi için çırpınıyor, yüzyıllardır kıyısından akıp geçen yaşamı avuçlarında istiyordu. Illuones’ten öncesinin ondan nasıl alındığını bilmiyordu ancak Illuones’ten ötesini kendisi yaratacaktı. Yalnızca o tekrardan dirilmeyecek, hayatın da onu arzulamasını sağlayacaktı; yalnızca bir çığlığa ihtiyaç duyuyordu.

  Ağaçları dünyaya kökleri, yaratıkları ise kan bağlar derlerdi. Kan, eti çağırır; et kemiklere sarınırdı. Üzerlerine gerilen deri ise kanı, aitliğinin kanıtını, saklamaya gücenirdi. Et ve kemikten ibaret bir beden ne kadar kırılgan ve aşağılayıcıydı. Bu gerçeklik sarsılana kadar onun parçası olmak istiyordu ancak Tanrı’yı oynamaya cesareti el vermiyor, insanlığının kırıntılarını da kabullenemiyordu. Bir orta yol bulmalıydı: Ete bürünecekse, kanı akıtılmaya korkulan olmalıydı.

  Böylece Tanrı’nın yaşayanlara verdiği hediyeleri çalmaya karar verdi. Yeniay gecesi ölmüştü ve Ay’ın inci beyazı ışığını taşıyordu; yaratıkların dünyasında, Ay’dan sakınarak onun habercisiymiş gibi dolaşıyordu. Büyülü yaratıkların ve ondan mahrum kalanların, gökle yerin arasına sıkışan dünyaya mahkumların, yıldızların çocuklarının ve kendisi gibi yaşamdan kovulan ancak ölüme layık görülmeyenlerin arasında yaşamı gözlemliyordu. Nefes alan dünyanın değerlerini ve korkularını öğreniyor, öğrendikçe gücün temsilleri benliğinde sıralanıyordu. Böylelikle Illuones, hayalet bir hırsıza dönüşüyor; saydamlığını an ve an geride bırakıyordu.

  Öldüğü ve ona adının verildiği yerde bir koleksiyon oluşturmaya karar verdi: Kendini yaratacağı hayatlar koleksiyonu. Yaşayanlardan çaldığı lütufları burada toplayacak ve lütufları, bir zamanlar ait oldukları sahiplerinin temsili nesnelere hapsedecekti. Deniz halkı için incilerden, büyülü yaratıklar için onların sihriyle dövülmüş cevherlerden, canavarlar için atalarının kemiklerinden ve yeryüzünde hayatı soluyan her bir canın değerini taşıyan bileşenlerden heykeller şekillendirdi. Küçüklerdi, çoğunun şekilleri çarpıktı ancak çaldıklarını hapsedecek kadar güçlülerdi. Sağlam bir benlik kavramı yoktu ve bu yüzden belirli bir beden algısına da sahip değildi, değiştirdiği biçimler arasında bir uyum ararken heykelleriyle birlikte kaosun içerisinde kayboluyordu.

  Güneşin ışınlarını çalıp iplik yaptı. Etine işleyecek ve kanına karışacaktı. Eğer bir gün azad edilirse, iplikler çözülecek ve ondan bir parça yeryüzünde çürümeyecek; göklere karışarak Ay’a kendini gösterecekti. Ancak Illuones, Güneş’in parlamak için kendini yaktığını, her bir ışık hüzmesi için defalarca parçalandığını bilmiyordu. Işığın vaatlerinden kavrulan ellerini unutmuştu, oldukça gururluydu.

  Kıyıya vurmuş bir siren vardı. Şüphesiz, Okyanus ve Ay’ın çocuklarından biriydi; gecenin örttüğü sularda parlamaya yüreği olan bir tek onlardı. Ölüyordu ve inci beyazı kuyruğu, okyanusun dalgalarına nafile bir çabayla uzanıyordu. Ondan sesini çaldı, sirenin yaşam bağı çığlık atamayacak kadar zayıflamıştı nasıl olsa. 

  Göğün yerle buluştuğuna inanılan dağdan geçerken yıldız dibi iblisine rastladı. İblisin derisi mavinin siyaha karışan bir tonuydu, kanatlarına ise yıldızların soluk sarı ışığı dağılmaya başlıyordu. Illuones, iblisin parmaklarından tüm bedenine sarmalandı ve kanatlarını kopardı. 

  Yüreğini, insan topraklarını kavuran isyanın liderinden; zihnini ise tıpkı kendisi gibi çağların şahitliğini yapmış bilge bir cadıdan aldı. Asırlarca Illuones’i, kendini, ilmek ilmek dokudu. 

  Ancak bir can, Illuones’in ondan kopardığı her parçaya muhtaçtı ve her parçanın içinde bütün bir hayatın izleri vardı. Illuones, kurbanlarının yanında onları öldürdüğünü görecek kadar kalmıyor, koleksiyonuna dönüyordu. Döndüğünde ise istediğinden çok daha fazlasını beraberinde getirdiğini fark etmiyordu. Sirenin heykeline yalnızca onun sesini değil anılarını da vermişti, iblisin heykeline ise kanatlarını kendi saydam ipliğiyle değil iblisin büyüsüyle dikmişti. Kendisine yer kalmayacak, ona ait olmayacak bir hayat işliyordu fakat bunu göremeyecek kadar bir sonraki avının heykelini yontmaya odaklanmıştı. 

  Illuones, avına uzun yıllar boyunca devam edecekti. Koleksiyonu ta ki ona yer kalmayana kadar genişleyecek, büyüyecek ve çeşitlenecekti. Zamanı geldiğinde ise kendisine bir sonraki yeniaya kadar müddet tanıyacaktı. Heykelleri teker teker kıracak, sökecek, parçalayacak; çaldığı hayatların kendisine gelmesini bekleyecekti. Tek kişilik ayinindeki yıkımın ortasında, bir anlığına çarpıcı bir siluet belirecekti ancak hayatların hiçbiri ona can olmayacaktı. Kendi uyumsuzluklarına dolanacak; Illuones’in yaşama olan saplantısı, koparılan hayatların önce Illuones’e ardından arayışın kendisine duydukları nefrete yenilecekti. Bir nefeslik hayatından kalan yalnızca dehşet olacaktı ki bu korku, kalan sonsuzluğunda örtüsü yaptığı ay ışığına sarınacaktı. Illuones, bir daha insanlığı dahi dilemeye cesaret edemeyecek; çağlar boyunca Ay’dan yoksun hayaletin yarattığı bir biçim değiştiren, katil ve hırsız olarak kalacaktı. 

  Ancak Illuones henüz bunları bilmiyor ve bir tutam hiddet için yedi diyarı arşınlıyordu. 

Kıyıya vurmuş bir siren vardı. Şüphesiz, Okyanus ve Ay’ın çocuklarından biriydi; gecenin örttüğü sularda parlamaya yüreği olan bir tek onlardı. Ölüyordu ve inci beyazı kuyruğu, okyanusun dalgalarına nafile bir çabayla uzanıyordu. Ondan sesini çaldı, sirenin yaşam bağı çığlık atamayacak kadar zayıflamıştı nasıl olsa.

Yazı: Eylül Yaren Kuku
Çizim: Arda Steve Alban

Eser Galerisi

Çıkış yapmak istediğinize emin misiniz?

bildirimler.