Ekonomi, “bir insan topluluğunun ya da ülkenin, varlığını sürdürebilmesi için metaların üretim, dağıtım, tüketim biçimlerinin düzenlenmesi ve bu eylemlerden doğan ilişkilerinin tümü” olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla ekonomi, tüketim kavramından bağımsız olarak düşünülemez; canlı kalması için üretim-tüketim döngüsünün sürekli olarak tamamlanması gereklidir. Üretimin birincil odağında tartışmasız tüketim vardır. Yoksa tüketilmeyecek bir üretim, kapitalizm açısından değerli sayılmaz.
Tüketim eylemi, kapitalizm ile birlikte mutlulukla sarmalanmış halde önümüze sunulur. Mutluluğun esas kaynağının, hatta sırrının tüketmekten; dahasını, fazlasını, yenisini edinmekten geçtiği fikri, medya gibi kapitalist araçlar tarafından empoze edilir. Artık ne aldığımızı, neden aldığımızı ve üstüne basarak söylenmeli ki ne kadar gerekli olduğunu düşünmez olduk. Söz gelimi yeni bir metaya sahip olduğunuzda, anlık, tekrarlanmaz, silik bir haz yaşarız. Ya sonra, sonra ne olur dersiniz? Evet, daha yenisi üretilir ve eskisinin varlığına rağmen yeni bir istence konu olur. Bununla beraber, tüketim kavramı yeni bir boyut kazanır: Sadece metalar değil, yeni tüketim alanları sosyal medya aracılığıyla içerik başlığı altında tüketilmeye başlanır. Güne başlarken, gün ortasında ya da sonunda, zamanımızın çoğunu farkında olmaksızın ve tarif edilemez bir istekle telefon ya da bilgisayarlara ayırıyoruz. Gerçek gereksinimlerimizin ayırdına varmadan, sunulana ve gösterilene sürüklenmeye devam ediyoruz.
Maslow’un teorisi insanın ihtiyaçlarını azalan önem sırasıyla şu şekilde belirtmiştir: İnsanın hayatta kalması için gerekli olan fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyacı, sevgi ve ait olma ihtiyacı, saygınlık ihtiyacı ve en üst basamakta olan kendini gerçekleştirme ihtiyacıdır. Ancak insan gereksinimi muğlaklık gösterir, tüm açıklığıyla bilinemez ya da tariflenemez. Daima devingen ve değişkendir. Asla tükenmek, eksilmek bilmez, katlanarak büyümeye, sözde boşlukta yer kaplamaya devam eder. İnsan eliyle biçimlenebilir bir kıvamdadır ki maalesef bu iyiye kullanılmamıştır. Gerçeğin ardında gizli bir duruma evrilmiş, kasıtlı olarak fütursuzca beslenmiştir. “Susadım sanırım…” saflığı kaybolmuş, yerini bilincin ve mantığın ayrıldığı, düşünceden yoksun eğilimler ve doyumsuz istekler almıştır. İnsanlık adına üzülerek söylenebilir ki, pekçokları farkedişe gözlerini kapamış ya da aşırılığı benimsemiş durumdadır. Ne var ki, bu topyekün bir yenilgi sayılmaz. Gerçekten neye ihtiyacımız olduğunu bu hayatta kaçırmamak umuduyla…
“Tasarım olarak dünya bir yanılsamadır. Onun arkasında, mutlak, değişmez, sonsuz ve sınırsız isteme yatar. İnsanların bütün yaşamı daha fazlasını istemeyle; bu nedenle yaşanan mücadelelerle, çatışmalarla, doyumsuzluklarla ve düş kırıklıklarıyla geçer. Bizi biz yapan şey olan kör istememiz, bütün acıların kaynağıdır.”
Arthur Schopenhauer


